![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
61.289.74.166
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 21-01-2008
Mesajlar: 429
Rep Gücü: 180
Rep Puanı : 44705
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Toplumu kendi isteği doğrultusunda değiştirmeye talip olanlar,önce kendilerine o istikamette değiştirmekle işe başlamalıdırlar. Kendi hayatını inandıklarını uygun şekilde tanzim edemeyen insanların,başkalarının dünya görüşünü değiştirmek ve hayatlarını tanzim etmek gibi bir işe talip olması,neticesiz ve boş bir gayrettir veya en basit tabiriyle insanları hiçe saymaktır ve topluma karşı saygısızlıktır. İnandığını devlet ve toplum nizamında değer ölçüsü yapmayı düşünenlerin her şeyden evvel “dava adamı” olmayı gerçekleştirmesi gerekir. Dava adamı olmak, toplumun bütün değer yargılarına rağmen kendi inandıklarından taviz vermemeyi “kınayanların kınamasına aldırmadan” inançlarını yaşamayı, düzenin ürettiği tipoloji dolayısıyla tek başına kalsa bile inandığı gibi söyleyip, inandığı gibi davranmayı gerektirir. Dava adamı, karşı olduğu düzen içinde, düzene karşı olmanın getireceği rizikoları göze alan, bu sebeple zulme uğrayacağını bilerek çileye hazır olan insandır. Böyle bir misyonla kendini, hayatın akışına bırakması elbette düşünülemez. O sosyal değişimlerin içinde bir saman çöpü gibi sürüklenemez, fedakarlıkları göze almadan ve rahatlıklarından hiçbir şey feda etmeden düzeni değiştireceğini iddia edenler hem kendilerini hem de milleti aldatmaktadırlar. ”Alemleri senin için yarattım” hitabının mahzarları sevgili kurtarıcımız Peygamberimiz(sav) bile savaşlarda dişini şehit verip, mağaralarda korkulu anlar yaşayarak öz yurdundan hicret etmek gibi çileleri çekmeden başarı sağlamamışlardır. Hiç kimse Peygamberimizden daha çok imtiyaza sahip olamaz ve mücadelesiz başarı bekleyemez.
Büyük davalar yıkılmayacak, yorulmayacak, üşenmeyecek dava adamları ister!. . Bizim tarihimizde amel etmeden “ahlakçılık” yapan nazariyatçılar yoktur. Kendi bedenlerinde ve nefislerinde denemedikleri bir hayat tarzının teorisini de yapmamışlardır. Müslümanın iki ayrı hayatı olamaz. Maddi hayatını düzenlerken başka, manevi hayatını düzenlerken de başka bir felsefeye göre davranamaz . Sadece din ve ibadet konularına Allah’a yönelik bir şahsi ve nefsi mesele olarak görmenin, ama siyasi, içtimai ve iktisadi meselelerde “Allah’ı işe karıştırmamak” felsefesiyle hareket etmenin insanı iki ruhlu, iki yüzlü bir hayat anlayışına götüreceğini söylersek herhalde yalnızca gerçeği belirtmiş oluruz. Müslümanın maddi ve manevi hayatında tam bir uyum ve ahenk olmalıdır. Dava adamları kendi hayatlarını tam bir mümin gibi düzene koyarken, ferdi şuurdan “kolektif şuur” a geçişin metodlarını da geliştirmelidir. İslami şuurlanma edebiyat ve nazari mülahazalar olmaktan çıkıp yaşanan, canlı bir varlık olma niteliğine kavuşmalıdır. “Bir millet kendini değiştirmedikçe, biz de onun halini değiştirmeyiz” ilahi emrini düşününce bu günkü halimize neden geldiğimizi daha iyi anlıyoruz. Allah’ın iradesine teslim olan bir toplum olarak nizamımızı O’nun kanun ve kurallarına göre düzenlerken güçlüydük. Huzurluyduk ve içten ahenkli bir millettik. Ahlak ve inançlarımızda tahribatlar başlayınca, toptan değişmeye de başladık!Çöküş günümüze kadar geldi. Bir zamanlar Marko Polo, Batı’ya efsanevi azametini anlatmıştı. De Amics, şöyle bir tespitte bulunuyordu:”Bütün Türkler bir fkir üzerinde düşünceye dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, bakış ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okuldan yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduğunu zannederler. Şarkı söylemek, gürültü, kahkahalar ve çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak gibi şeylere hiç rastlanmaz. Her tarafta sosyal sınıfların birbirine karşı saygı duydukları müşahede edilir. ” Bu yazıları okurken, Yesevi ocaklarından yetişmiş derviş-gazilerin bölük bölük Anadolu’ya yayılışları gözlerimizin önünden kayıp gidiyor. Saygılı, huzurlu,güvenli,kararlı, kanaatkar ve Yaratan’a teslim olmuş insanların fevç fevç “UÇ”lara akışı!. . Anadolu ortalarında kök salan çınarın hayat damarlarına verilen su!. Ya bugünkü Türkiye’mizin manzarası nasıl?. . Batının her türlü moda rüzgarıyla her türlü yön değiştiren, ayıplarını, manasızlıklarını, kötülüklerini büyük bir aşağılık duygusu içinde hemen kabullenip benimseyen;tembel, kabiliyetsiz, imansız, para düşkünü, Frenk taklitçisi, her türlü ananenin düşmanı;gürültücü, kendi kendiyle kavgalı, dedikodu ve gıybet hastası bir güruh görüntüsü arz ediyor. Uğradığımız bozgunlar bize, kaybettiğimiz realiteyi bulma duygusunu verecek midir?İyimserlik güzeldir ama, kötüyü inkar etmemek ve gerçeğe gözlerimizi kapatmamak şartıyla!. . Çünkü, kötüyü inkar etmek onunla mücadeleyi önler. Daima iyimserlik içinde bulunmak, gayreti tüketir. Aksine hayatı açık ve ne olarak görmek,insanları harekete geçirir. İnsanlar ancak yere düştüklerini fark edelerse ayağa kalkma cehdini gösterirler, bu itibarla daima iyimser olmakla birlikte, önce kendimizden başlayarak inananların birbiri ile düzenle olan ilişkilerindeki hata ve eksikleri açıkça tenkit ve tahlil etmekten çekinmeliyiz. İnsandaki ruhi şahsiyetin olgunlaştırdığı fedakarlık duygusu zayıfladığı zaman içtimai şahsiyetin beslediği mevki ve makam hırsı derhal pusudan çıkar ve insanı esareti altına alır;onu kah küçük hesapların peşinde koşturur, kah hak ve hakikatları çiğneyerek kendisine saadet sarayları inşa etmeye çalışan fahiş kazançların çılgını haline koyar. Kah büyük kalabalıklar arasında azamet ve alkışlarla geçmenin sevdalısı olarak siyaset ihtirası peşinde yürütür. İnsanı, insan olmaktan çıkarmaya kabiliyetli hırslar hayata hakim olurlar;kalabalıkların toplandığı yerlerde alkışlanarak dahada azdırılan işte bu hırslardır. Müslüman Türk gençliğine öncelikle küçük hesaplardan uzak olarak İslam iman ve ahlakı ile büyük işler başarmış bir milletin mensubu olmanın heyecanı, şuna veya buna benzemenin değil, kendi kendine benzemenin ve kendi kendini aşmanın şuuru verilmelidir. Başarı, hareketsizlikte ve kolaycılıkta değil;Hakk’a dayalı kuvvette, hedefleri belli de sürekli çalışmada, kendini inançları içinde eritecek yüksek bir mücadele azminde saklıdır. Dava boş gurur ve hırsların tatmini için yapılan bir koşturmaca değil içtimai, iktisadi,siyasi ve beşeri hayatımızı Hakk’a uydurma davası olmalıdır. Her türlü gündelik endişeden uzaklarda çalışan sanki hayatımızın manevrasında hazırlıklarını yapan bir hareket ordusunun fikir fedaileri ancak bu davayı başarabilirler. Hazreti Yeseviler’in, Şah-r Nakşibendiler’in Mevlanalar’ın yaptığı gibi, küçük iman ocaklarının çerağlar tutuşturulup, Anadolu’da yeniden beyinler ve gönüller canlandırılmalıdır. Muhsin Yazıcıoğlu
__________________
O gün bir kanlı şafak , gökten üflenen ateş;
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek. Atlılar put şehrine gediklerden girecek; Bir şehir ki , orada insan ayak üstü leş. Yalnız iman ve fikir ; ne sevgili ne kardeş; Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvelâ devrimi devirecek. Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş. Fertle toplum arası kalkacak artık güreş; Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek. Gökler iki şak olmuş haberi bildirecek. Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş ! Üstad N.F.K |
|
|
|
|
Reklam Vermek için ressam@gmail.com Adresine e-mail gönderiniz For Advertising contact ressam@gmail.com |