![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üsteğmen
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 04-08-2007
Mesajlar: 558
Rep Gücü: 1932
Rep Puanı : 482135
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN HAYATI Bediüzzaman Sait Nursi, 84 yıllık yaşamı boyunca dünya tarihinde çok az kişinin dayanabileceği kadar şiddetli bir zulme sabır göstermiş, hayatının son 30 yılı hapis ve sürgünlerde geçmesine rağmen İslam'a bağlılıktan vazgeçmemiş olan çok değerli bir mümindir. Geçmiş asrın insanlarını irşat etmek ve İslam dinini insanlara tanıtmakla Allah tarafından görevlendirilmiştir. Bu nedenle kendisinin ahlakını örnek almak, hayatını öğrenmek ve öğretmek her Müslümanın üzerine düşen bir sorumluluktur. Bediüzzaman Sait Nursi 1876 yılında, Bitlis'in Hizan kazasının Nurs köyünde, Sofi Mirza Efendi ve Nuriye Hanım' dan dünyaya geldi. Henüz 6 yaşındayken ilme merak sardı ve küçük yaşta iken tahsil için ailesinden ayrıldı ve bir daha da annesini hiç görmedi. Babasını ise son defa İşkodralı Tahir Paşa'nın yanında kaldığı yıllarda görebildi. Tağ Müderrisi Molla Muhammed Emin Efendi'nin yanında tahsiline başladı. Daha sonraları 1886 yılında Hocası Seyyid Nur Muhammed Efendi eşliğinde Arabi ilminin temeli olan gramer kitapları üzerinde çalışmaya başladı. Daha sonra buradan da ayrılarak bir müddet Vastan'da kalıp Doğu Beyazıt'a geçti. Beyazıt Medresinde üç aylık bir tahsil hayatı oldu. Beyazıt Medresesinde yirmi senede ancak tahsili mümkün olan ilimleri, üç ayda tahsil ve ikmal etti. Doğu Beyazıt’tan ayrıldıktan sonra Bağdat’a geçti. Önce Bitlis’e geldi ve burada iki sene kaldı. Daha sonra 1897 yılında kendisini Vali Hasan Paşa’nın davet etmesi üzerine Van’a gitti... Bediüzzaman bilimi çok önemli görüyordu bu nedenle eğitimin Türkiye'nin sadece belirli merkezlerine bağlı kalmadan Anadolu’nun her yerine ulaşması için hayatı boyunca uğraş verdi. Sait Nursi 1907 yılında İstanbul’a geldi. Üstad’ın İstanbul’a geliş sebebi doğuda bir üniversite açılması meselesini zamanın yönetimine iletmekti. Nitekim Abdülhamit’e bir dilekçe vererek bu isteğini yazılı olarak dile getirdi. Ancak herkesin fikirlerini korkarak söylediği bu yıllarda, Bediüzzaman’ın ülkenin ilerlemesi için yaptığı bu girişimler ve çevrede etki uyandırmaya başlaması, bir kısım çevrelerin dikkatini çekti. Bunun sonucunda 1908 yılında Yıldız Askeri Mahkemesine çıkmak zorunda kaldı. Ülkenin gelişmesi ve insanların şuurlanması maksadıyla yaptığı bu girişimlerin bir başka neticesi Topbaşı Tımarhanesine gönderilmesi oldu. Ancak kendisini kontrol eden doktorlar, Üstad'dan özür dileyerek onun aklına olan hayranlıklarını dile getirdiler. Bu olaydan sonra bu sefer de 1909 yılında Üstad, ortada hiç bir sebep yokken 31 Mart isyancılarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin arkasındaki Bekir Ağa Bölüğü hapishanesine, idamlıklar koğuşuna kapatıldı. Ancak mahkeme Reisi Hurşit Paşa kendisini serbest bıraktı. Daha sonraki yıllarda Birinci Dünya savaşı çıktı. Üstad Van’da, Bitlis’de, Pasinler’de düşmana karşı savaştı. Talebeleriyle birlikte cephede vatanı müdafa ederken yaralanarak Ruslar’a esir düştü. Bu olaydan bir süre sonra Sait Nursi Rusça bilmediği halde Varşova ve Avusturya üzerinden buradan firar etti. Cesareti nedeniyle bir çok kişinin hayranlığını kazandı. 1923 yılında Van'a döndü. Burada Erek Dağı’nda yaşarken bir iftira nedeniyle jandarmalar tarafından Burdur'a götürüldü. Böylece 25 yıllık esaret dönemi başlamış oldu. Buradan Isparta ve Barla'ya nakledildi. Bu yıllardan itibaren Bediüzzaman ya çeşitli bahanelerle hapse ya da karakol karşısındaki tek kişilik kulübelerde hiçkimseyle görüştürülmeden gözetim altında yaşamaya mahkum edildi. 25 Nisan 1935 tarihinde yine her zamanki gibi ortada hiç bir sebep yokken "gizli cemiyet kurduğu ve rejim aleyhtarı olduğu” bahanesiyle askeri bir kıta Isparta’ya geldi ve Üstad’la talebelerini elleri kelepçeli bir şekilde evlerinden alarak Eskişehir’e götürdü. Yapılan mahkemeler neticesinde hiç bir hukuki delil olmadığı halde Bediüzzaman ve talebeleri mahkum edildiler. Daha sonra da Kastamonu’da gözaltında tutulmaya başladılar. Üstad burada üç ay karakolda, sekiz sene de karakolun karşısındaki bir evde göz hapsinde tutuldu. Ancak 31 Ağustos 1943 günü polis baskını yeniden tekrarlandı ve talebelerine yazdığı güzel ahlakı teşvik eden mektuplar dolayısıyla Üstad yeniden tevkif edildi. Bu sefer de Çankırı yoluyla Ankara’ya getirildi ve buradan gene 126 talebisiyle birlikte Denizli hapisanesi'ne sevkedildi. Denizli'de iki ay kaldıktan sonra Emirdağ’da kalmaya mecbur edildi. 1948 yılında Üstad buradanda talebeleriyle birlikte alındı ve Afyon hapishanesine götürüldü. 1949 yılında tahliye edildi. Bundan sonraki yıllarda çeşitli yerlerde ikamet ettikten sonra 1960 senesinde Ankara’ya geri döndü. Ankara'da şiddetli bir zatürreye yakalandı. Daha sonra Urfa İpek Palas oteline gelerek 23 Mart 1960 hayata gözlerini yumdu. Böylece İslam alemi, Allah katında onurlu ve makam sahibi bir mümin olduğunu umduğumuz çok değerli bir İslam alimini kaybetmiş oldu.
__________________
"SEVGİ VE KARDEŞLİĞİN TEMİNATI" "KAZANÇSIZ HİZMET" |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Şafak 272... :D
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 02-01-2008
Konum: Önemli mi? Abi´08 - 66 - 888
Mesajlar: 5,505
Rep Gücü: 17945
Rep Puanı : 4480643
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Allah razi olsun! Ellerine saglik...
__________________
Okyanusta büyük bir gemi hızla ilerliyorken, bir an gemi kaptanı herkesi güverteye çağırmış. Herkes güverteye toplanınca:- "Size bir kötü bir de iyi haberim var"demiş."Hangisi ile baslayayim?"- "İyi olanla" demiş yolcular.- "11 dalda oscar kazanacağız..." Herkes insanlığı değiştirmeye çalışıyor. Kimse kendini değiştirmeyi aklından geçirmiyor. ![]() |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Neuro Kanki
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-10-2006
Konum: ASİ RUH
Mesajlar: 3,299
Rep Gücü: 4503
Rep Puanı : 1122130
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
1935 senesinde "gizli cemiyet kurmak ve rejimin temel düzenini yıkmak" suçlarından yargılandı ve hapise atıldı
hapisten çıktıktan sonra kastamonu'ya sürüldü bu olanlardan akıllanmamış olacak ki 1943'te Atatürk'ün yokluğunu fırsat bilerek Cumhuriyet'i yıkmak ve şeriat kanunlarıyla yönetilen kürt devleti kurmak amacıyla tekrar ayaklandı 126 tane vatan haini ile beraber tekrar hapse tıkıldı hapisten çıkınca emirdağ'a sürüldü fakat yine akıllanmamış olacak ki Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıp ortadan kaldırarak şeriatla yönetilen kürt devleti kurmak amacıyla 54 hainle birlikte tekrar layık olduğu deliğe afyon hapishanesine sokuldu hapisten tekrar çıktı tekrar emirdağ'a sürüldü 1960'da öldü ve mezarı nerde bilinmez sonuç: herhalde bu kadar olaydan sonra hala bu adam için vatan sever falan demeye yüzünüz yoktur herhalde, insanda biraz utanma duygusu olur, bi insan yaşadığı ülkeye kin besliyosa o ülkede ülke düzenini değiştirmek amacıyla ayaklanıyosa vatan hainidir saidi kürdi'nin vatan haini olduğu gibi |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Teğmen
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 27-01-2007
Mesajlar: 436
Rep Gücü: 675
Rep Puanı : 168126
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
lütfen sonuna kadar sabredip okuyunuz,vatanını seven herkesin hassasiyet göstermesi gereken bir konudur:
SAİD NURSİ, FETHULLAH GÜLEN VE "LAİK" SEMPATİZANLARI Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI Ahmet Taner Kışlalı, dünya gözü ile okuyabildiği, Cumhuriyet'te yayınlanmış yazılarından sonuncusunda Giordano Bruno'nun bir sözünü aktarmıştı. ''Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır!..'' demiş Bruno. Kışlalı, Tanrı'nın kullandığı iyilerin örnekleri olarak ilk aklına Gelen birkaç ismi sıralarken Atatürk'ü de başta anmıştı. Eğer bu Listeyi tamamlamak gerekirse, Kışlalı'nın kendisini, Aksoy'u, Mumcu'yu ve daha nicelerini eklemek gerekir. Tanrı'yı kullanmaya çalışmış olanlara dair de pek çok örnek Bulunabilir. Doğrusu, bu açıdan bakılınca Said Nursi'nin çok açık sözlü olduğunu söyleyebiliriz. "Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum" demekten çekinmediğini göreceğiz. Kullanılma konusunda, Fethullah Gülen ile Said Nursi arasında çok önemli farklar bulunmaktadır. Doğrusu, Said Nursi'nin kendi tutkularının ve kurgularının dışında bir etkiye tâbi olduğunu; özellikle de herhangi bir uluslararası güç merkezinin aleti olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Buna karşılık, bu kitabın önceki yayınlarının yapıldığı tarihten bu yana meydana gelen gelişmelerin Sonucunda, Fethullah Gülen gerçeğinin asla bireysel bir olaydan Ibaret olmadığı, uluslararası alana taşan çok derin ve önemli bağlantılarının bulunduğu daha DA açıklık kazanmıştır. Esasen, öteden beri bilinmektedir ki Cumhuriyet karşıtı oluşumlar içinde asıl önem taşıyanlar DA arkalarını uluslararası nitelikte bir güce dayamış olanlardır. Falih Rıfkı Atay bu gerçeği, yıllar önce, şu cümlelerle dile getirmiştir: "Her yerde Devrimin karşısına belli başlı birkaç hasım çıkıyor. (1) Eski nesillerin Kara kafalı enkazı; (2) rejimlerin ve kafaların değişmesinden zarar görenler; (3) bu ücüncü hasmın adını vermezden Evvel küçük bir methale (girişe) ihtiyaç var. Dahildeki hasım unsurları yenmek genç inkılapçılar için güç olmamıştır. Asıl müşkülat Bu karanlık kuvvetleri harekete getiren... yabancılardan geliyor. Afrika'da, yakın ve uzak şarkta garpçılığın en korkunç düşmanı bizzat garptır... Büyük menfaat, insaniyet idealistlerini, yamyamlara, insan Eti yemenin faydalarından bahsedecek hale sokmuştur. Balkanlarda Türk Ekalliyetlerine (azınlıklarına) garp harflerini reddettirmeğe çalışanlar, oralarda garp medeniyetinin önayağı olmak vazifesini almış olanlardan yardım görüyorlar. Şimdi en büyük garp düşmanı garptır... Garp hürriyetten, ilimden, fenden, seviye ve şuurdan Korkuyor. Garptan şimdi şu haykırış geliyor: Aman garplı olmayınız. Şark milletlerine ilk öğretilecek hakikat budur: Her yerde mücedditler (yenilikçiler), fes ve sarığın üstündeki sarıktan evvel, silindir şapkanın üzerindeki sarığı çıkarmalıdırlar."[1] Öyle anlaşılıyor ki günümüzün egemenleri de yeryüzünü, kendileri açısından yönetilebilir kılmak ve sömürülerini sınırsızlaştırmak için, "fenden, seviye ve şuurdan" yoksun nesillerin oluşumu yönünde çaba sarf etmek gereğini duymaktadırlar. Dün olduğu gibi, bugün de insanları belli bir yerde tutmak veya belli Bir yere sürüklemek bakımından en etkili yolların başında din sömürüsü gelmektedir. Gramsci, insanları kafasından yakalayacaksınız Diyor ve ekliyor, kafasından yakalayınca, kolu, bacağı, gövdesi kendiliğinden gelecektir. İnsanları kafalarından yakalayabilmek için, Kafa yapısının biçimlenmesinde çok önemli bir etken olan inanç alanının elbette ki ihmal edilmemesi gerekir. Din sömürüsünün ve Dinsel inanç adı altında, duygu ve düşünceleri uyuşturan ve yozlaştıran bir takım safsataların üretilmesinin gereği ve önemi Burada kendisini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, İslam dininin, din sömürücülerinin işini zorlaştıran kendisine özgü bir takım özellikler taşıdığı görülmektedir. Her şeyden önce, İslam'da ruhban sınıfının bulunmayışı, kitleleri inançlarından yakalayarak avucunun içine almış Bir dini liderin imâlini güçleştirmektedir. Böyle birisinin varlığı, Tek tek insanları kafalarından yakalamak zahmetini ortadan kaldırabilir. Böyle olunca sözde dini lider konumundaki bir kişiyi elegeçirmek, bir bütün olarak ulusu veya tümüyle İslam alemini çekip çevirmek bakımından kimilerinin ağzının suyunu akıtan kolaylıklar Sunuyor olmalıdır. Bu nedenledir ki hilafet, İslam topluluğunun kendi içinden çok, dışarıdan, yeryüzünün egemenlerinden kaynaklanan ve Tahrik edilen bir özlem olarak sürekli bir biçimde gündemde tutulmaktadır. Bu noktada, Clinton'un Endenozya'da bir camiyi ziyaretinden sonra yaptığı şu açıklamalar yeterince aydınlatıcıdır: "Batı dünyası ile İslam arasında bir barış ve diyalog kurulmasına Engel olan şey, bir kanal eksikliğidir. İslam dünyasının bir başı (Halifesi) yok. Hıristiyanlığın Papalık gibi bir kuruluşu var. (...) İslam dininin gerçek bir lideri (Halifesi) olsa, onu Beyaz Saray'a çağırır diyalog başlatırdık."[2] Söz buraya gelince, şöyle bir sorunun zihinlere takılması kaçınılmaz görünüyor: Acaba Fethullah Gülen ve "Ilımlı İslam", İslam'da var olduğu ileri sürülen bu tür bir eksikliği kapatmak amacıyla mı oluşturulmuştur? Eğer öyle ise, şimdilik görünen odur ki yapılan Hesaplarda bazı yanlışlıklar vardır; NE Türkiye'nin bu kadar hafife alınması, NE de gördüğü bunca ekonomik ve medyatik desteğe karşın, Fethullah Gülen'e bu ölçüde umut bağlanmış olması gerçekçidir ve eğer öyle ise, bu topraklardan Atatürk'ün gelip geçmiş olmasının önemi, kimilerince yeterince anlaşılmış değildir. Ancak, unutmamak gerekir ki her şey bitmiş değildir. Yarın ne olacağı yine de belirsizdir. Cumhuriyet'in geleceği, bir dizi karmaşık faktörle birlikte, Cumhuriyet'i korumak ve yaşatmak sorumluluğunu taşıyanlar tarafından belirlenecektir. Giriş Elinizdeki bu çalışma, Mülkiyeliler Birliği'nin düzenlediği ve 22 Nisan 1998 tarihinde Ankara'da Türk Harb-İş Sendikası salonunda verdiğim aynı başlığı taşıyan konferans metni esas alınarak hazırlanmıştır. Söz konusu konferansa gösterilen yoğun ilgi de doğrulamış bulunuyor ki günümüzün temel sorunları çerçevesinde ve ülkemizin genel çıkarları bakımından büyük önem ifade eden bir konuya eğilmiş bulunuyoruz. Önce, ele aldığımız konuyu işlerken izlediğim planla ve yöntemle ilgili kısa bir açıklama yapmak isterim. Elinizdeki çalışmada, bu iki kişilik, Said Nursi ve Fethullah Gülen, düşünce yapıları, ruhsal yapıları, mücadeleleri ve bu mücadelelerinin sonuçları itibarıyla ele alınacak ve tanıtılmaya çalışılacak. Bu yapılırken, bu iki isim ekseninde bazı toplumsal ve siyasal sorunlar da ele alınacak; bu sorunlarla ve bu sorunların belirlediği çerçeve ile bu iki isim arasındaki ilişkiler tartışılmaya çalışılacaktır. Benim yapacağım şey aslında fazla karmaşık değil. Esas itibarıyla, ele aldığım bu iki kişinin yazdıkları, ortaya koydukları kendi özgün düşünceleri, benim sunuşumun başlıca dayanağını teşkil edecektir. Yani, onlara karşı yazılmış kitaplar, onlara karşı hazırlanmış raporlar değildir benim bu çalışmamın hareket noktasını oluşturan. Doğrudan doğruya, kendi yazdıklarından hareketle bir sunuş yapmaya çalışacağım. Bunlara ek olarak ele alınan, bu isimlerin kendi sempatizanlarının (örneğin, Şerif Mardin), bu kişiler hakkında söylediklerinden ve yazdıklarından da yararlanacağım. Benim ortaya koyacağım açıklamaların, görüşlerin ve gözlemlerin dayanağı, esas olarak bunlar olacaktır. Tabiatıyla, bu gözlemleri ortaya koyarken, yeri geldikçe kendi görüşlerimi de olabildiğince belirlemeye ve kendi tespitlerimi ve vardığım sonuçları da ortaya koymaya çalışacağım. Said Nursi ve Fethullah Gülen, ülkemizin yakın tarihinde oldukça önemli iki isim... Cumhuriyetin iki önemli anti-tezi... Bunlardan önce Said Nursi'nin yaşamıyla ilgili bazı kısa açıklamalar yapmak istiyorum. Said Nursi' nin Yaşam Öyküsü 1873 yılında Bitlis'in Nurs Köyünde doğdu. Nursi ismi bu köye izafeten kendisinin soyadı olarak kullanılmaktadır. Kısa bir süre Molla Mehmet Emin'den ders almış, düzenli bir eğitim görmemiş, görememiştir. Somut anlamda başlıca çabası ve amacı, doğuda, Kahire'deki El Ezher benzeri Medrese-Tüz-Zehra adında bir medrese kurulmasını sağlamaya yönelik olmuştur. Bunun için 1897'de Padişah Abdülhamit'i ziyaret etmiş; düşünceleri padişah tarafından tehlikeli görülmüş, kabul edilmemiş, 1907'de ikinci gelişinde tutuklanmış ve kısa bir süre akıl hastanesine gönderilmiştir. Serbest bırakılınca Selanik'e gitmiş, Meşrutiyet yanlılarıyla teması olmuş, 1908'te İttihati Osmani Cemiyetinin kuruluşunda rol oynamış, Tanin, Mizan, Serbesti, İkdam, Şark ve Kürdistan, Volkan gibi gazete ve dergilerde yazmıştır. Tunaya'nın ve başka bir kısım tarihçilerin tespitlerine göre 31 Mart'ın düzenleyicileri arasındadır[3]; ancak, kendisi bunu reddetmektedir. Yargılama sonucunda da beraat etmiştir. 1912'de İttihatçıların gizli polis örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa'da görev almış; 1916'da da savaşta Ruslara esir düşmüş; sonra, İstanbul ve Van'da yaşamının bir kısmı geçmiştir. Van'da bir süre sürgün olarak bulunmuştur. Şeyh Said Ayaklanması üzerine, ayaklanmaya katıldığı iddiasıyla İstanbul'a getirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde, Burdur, Isparta ve Bala'da sürgün hayatı yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde birkaç kez tutuklanmıştır. 50'den sonra rahattır ve iktidarla iyi ilişkiler içerisindedir. Said Nursi ile ilgili bazı kaynaklarda, onun yaşamının üç döneme ayrılarak incelendiğini görmekteyiz: Birinci dönem, doğumundan 1926'ya kadar siyaset yoluyla dine hizmet olarak belirlenmektedir. İkincisi, 1926-1949 yıllarını kapsayan Risale-i Nurların (nur kitapçıkları) yazımıyla geçen dönemdir. O günlerde gazete bile okumadığını kendisi ve yandaşları zikretmektedirler. 1949'dan Ölümüne kadar -yandaşı bazı yazarların benimsediği tabirle- "siyasileri irşat (onlara yol göstermek) tarikiyle onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak" olarak ifade edilen bir dönem yaşamıştır.[4] Said Nursi'nin Yazdıkları Said Nursi'nin yapıtlarının Türkçe harflerle yazılmış olanlarını, doğrusunu isterseniz, öğrencilik yıllarımdan itibaren okuyup anlamaya çalışmışımdır. Fakat, son derece ağdalı, anlaşılmaz, kendine özgü bir üslubu olduğu için zaman zaman acaba bendeki bir eksiklikten mi kaynaklanıyor diye düşündüğüm olmuştur. O zamanlar, belki daha kolay anlaşılır umuduyla Sözler isimli risalesini, Fransızca çevirisinden anlamaya da çalıştım. Tüm bu çabalardan sonra, anlaşılamamasının asıl nedeninin, yazdıklarının hacmine oranla anlaşılacak çok az şey yazmış olmasından kaynaklandığı sonucuna vardığımı belirtmeliyim. Esasen, Said Nursi'ye karşı takdir ve hayranlık duygularıyla dolu olanların da genellikle, bu duygularının nedenlerini açıklamak bakımından, onun ne anlattığı, düşünsel plandaki katkılarının ne olduğu konusunda ikna edici bir gerekçe bulmakta güçlük çektikleri; onun yerine, anlaşılamayacak kadar derin görüşler ortaya koyduğu yolundaki bahanelerin arkasına sığındıkları görülür. Esasen, Nurculukta anlamanın önemi yoktur. Zira, inanılmaktadır ki Nurculukta anlamadan da alim olmak mümkündür. Said Nursi'ye göre, Risale-i Nurları okuyan bir kimse "hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu zamanın bir alimidir".[5] Said Nursi, ayrıca, ifade etmektedir ki "Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken ne tahsile, ne ders çalışmaya hacet kalmadan; zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir".[6] Nursi'nin bazı risaleleri, yalnızca Arap harfleriyle yazılmıştır. Bu tür metinleri, Arap alfabesiyle yazılmış metinleri okuyabilen yazarların yazdıklarından ve aktarmalarından yararlanarak değerlendirmeye çalıştım. Bunların içerisinde özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Said 'in kendisini ve Nurculuğu nasıl gördüğünün anlaşılması bakımından önemlidir. Bu risale, Turan Dursun'un Müslümanlık ve Nurculuk isimli kitabında ayrıntılı bir biçimde incelenmiş ve aktarılmıştır. Turan Dursun'un bu yapıtında Sikke-i Tasdik-i Gaybi başlıca kaynak olarak alınmış ve inandırıcılığı sağlayabilmek bakımından, kitabın arkasında Sikke-i Tasdik-i Gaybi'den yararlanılan bölümlerin fotokopileri de verilmiştir. Turan Dursun, bu kitabını mümin bir müslüman olduğu dönemde yazmış ve bu kitabında Said Nursi'yi ve Nurculuğu İslamiyet açısından da irdelemiştir. Said Nursi'nin Önemi Said Nursi'nin önemi nereden kaynaklanıyor? Daha doğrusu, Said Nursi'yi taraftarlarının gözünde neredeyse (bunun abartılı bir ifade olmadığını sanıyorum) peygamber mertebesine çıkaran nedir? Turan Dursun'un, Nursi'nin özgün kaynaklarından yaptığı aktarmalara dayanarak bunları ortaya koymaya çalışalım. Nursi'nin bu konudaki başarısının sırrı, esas olarak, kendi ifadesiyle Kuran'ı kendisine dayanak yapmak suretiyle müritlerinin ve taraftarlarının gözünde erişilmez bir yer kazanabilmiş olmasıyla açıklanabilir. Bu çabasında Kuran'dan nasıl yararlandığını ifade ederken "Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum" demektedir.[7] Bunun için yaptığı, Kuran'daki bazı ayetleri alıp bunları, kendisini öven, kendisini önemlileştiren yorumlara kavuşturmaktır. Örneğin, Kuran'da Nur Suresi'nde yer alan bir ayette, ateşsiz yanan nurdan bahis vardır. Said Nursi, burada nurdan bahsedilmesinden hareketle, Nur Suresi "Hem işaret eder ki, Risale-i Nurların müellifi de ateşsiz yanar. Tahsil için külfet ve ders alma zorunluluğuna katlanmadan nurlanır ve alim olur" diyebilmektedir. Yani, Nur Suresi'nde ateşsiz yanan bir alevden bahsedildiğine göre, buradan, kendisi de eğitim görmeden nur gibi parıldayan bir insan olduğunun Kuran'da işaret edildiği sonucuna varmaktadır.[8] Hûd Suresi'nin 105'inci ayetinde, "içlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır" denilmektedir. Said sözcüğünün, Arapça'da mutlu anlamına geldiğini öğreniyoruz. Nursi, bu ayette, "said" sözcüğünün yer almasına dayanarak, kendisinden söz edildiği sonucuna varmaktadır. Kuran'dan bu şekilde kendisini yüceltici sonuçlar çıkarabilmek için, eskilerin "cifir" dediği yöntemden de yararlanmıştır. "Cifir", harflere bazı sayılar izafe ederek geleceği bilme olarak ifade edilir. Çok saygın pek çok İslam bilgini, İslamiyetle tanışıklığı olan, İbn-i Haldun'dan Ziya Paşa'ya kadar herkes, "cifir" yönteminin İslamiyet'le alakası olmayan uydurma bir metot olduğunda müttefiktirler. Ziya Paşa'nın Harâbât'ında da "cifir" yöntemini hicveden dizeleri vardır: "Müstakbele şimdi hükmolunmaz! Gaipteki Cifir ile bulunmaz" "Cifir", ne denli uydurma bir yol olsa da, kimilerince geleceği bilme yöntemi olarak kabul edilir. Gerçekte, Said Nursi'nin yaptığı çok daha garip bir çabadan ibarettir. Onun yaptığı, "cifir" yöntemiyle geleceği bilmek iddiasından farklıdır. Nursi'nin çabası, çoğu yerde, kendisiyle ilgili bazı olguların ve oluşumların, geçmişte, hem de Kuran'da öngörülmüş olduğunu ispat etmeye yöneliktir. Örneğin, Enam Suresi'nin 161 inci ayeti Peygambere hitaben, "De ki: Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola iletmiştir" denilmektedir. Nursi, burada da kendisine hitap edildiği kanısındadır. Bu kanısının ilginç bir dayanağı vardır. Bu ayetin sayı değeri, "cifir" hesabına göre 1316'dır. Bu da Said'in Nur Risalelerini hazırlamaya başladığı tarihtir; kendisinin kastedildiğini buradan çıkarsamaktadır. Bütün bunlarla ne anlatmak istediğim çok açık olmamış olabilir. Ne anlatmak istediğimi ortaya koymak bakımından, izninizle bir örnek vereyim. Örneğin, benim soyadım, Işıklı olduğuna göre, Nursi gibi düşünecek olsaydım, Atatürk'ün sözlerinde nerede ışık sözcüğü geçiyorsa, orada beni kastettiği sonucuna varmakta haklı olabilirdim. Veyahut "Ey Türk Gençliği, birinci vazifen..." diye başlayan hitabı ele alırdım, oradan bazı harflere, bazı sayılar atfederek başka bazı sayılara giderdim; o sayıları böler, çarpar, benimle ilgili bir rakama ulaşabilirdim. Hiçbir şey bulamasam, bizim Amasya'daki evin kapı numarasını çıkarabilirdim, örneğin. Böylece, Atatürk'ün "Ey Türk Gençliği" derken, beni kastetmiş olduğu sonucuna varmakta haklı olabilirdim. Nursi'nin izlediği böyle bir yöntemdir ve bu yoldaki çabalarına dair verilebilecek örneklerin sonunu getirmek zordur. Bakara Suresi'nin 269 uncu ve 151 inci ayetlerinde sözü edilen, "kendisine anlatılan, hikmet verilen, hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren kişinin" de kendisi olduğunu ileri sürmektedir.[9] Bu örnekler artırılabilir. Tevbe Suresi'nin 33 ve Saff Suresi'nin 8 inci ayetlerinde sözü edilen nurun da Risale-i Nur'un nuru olduğundan emindir.[10] Sadece Kuran'da değil, başka dinsel kaynaklarda da örneğin, Hazreti Ali'nin sözlerinde de kendisinin işaret edildiğine dair kanıtlar bulmuştur. Hazreti Ali, Kaside-i Cel Celutiyesi'nde "Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi Dövüş korkma! Savaş; çekinme!" derken Said Nursi'yi kastetmişmiş. Nasıl anlıyor kendisinin kastedildiğini? Kitabı her açışında o sayfa kendiliğinden açılıyormuş; bundan dolayı burada kastedilenin kendisi olduğundan emin ve müritleri de bundan şüphe etmiyorlar.[11] Abdülkadir Geylani de "Ey müridim! sen zamanın Abdülkadir Geylani'si ol, Tanrıya içtenlikle yönel, said ve mutlu olarak yaşarsın" derken yine Said Nursi'yi kastetmekteymiş.[12] Said Nursi'nin, çok önemli bir kişi olduğuna dair başka kanıtları da vardır. Ona göre, kendisinin çocukken çok gururlu olması, gelecekte önemli bir insan olarak ortaya çıkacağını önsezi yoluyla anlamasının sonuçlarıymış. Ayrıca, Nurs köylülerinin övünmeyi çok seven insanlar olmaları da, Said gibi böylesine önemli bir şahsiyetin aralarından çıkacağını gene önsezi yoluyla hissetmelerinden ileri gelmekteymiş. [13] Risale-i Nurların Önemi Said Nursi'nin yazdıkları, Risale-i Nur adı altında derlenerek yayınlanmıştır. Bunlar, Said-i Nursi'nin başlattığı Nurculuk tarikatının (veya Ceza Kanunu hükümlerine çarpmayacak bir deyimle, akımının) temel kaynaklarını oluşturmuştur. Said Nursi, Kuran'ın çeşitli ayetlerinde Risale-i Nurların haber verildiği kanısındadır. Hicr Suresi'nin 87 nci ayetinde "And olsun ki, sana her zaman tekrarlanan yedi ayetli Fatihayı ve büyük Kuran'ı verdik" denilmektedir. Nursi'ye göre, burada da Risale-i Nur'a işaret ediliyormuş. Said Nursi'nin ve Nurcuların Risale-i Nurlara atfettikleri önemin sınırı yoktur. Nursi'ye göre, İkinci Dünya Savaşı'na girmemizi önleyen Risale-i Nur olmuştur;[14] Risale-i Nur okuyanların evi yangından kurtulur;[15] Risale-i Nur'u çekirgeler, kuşlar bile dinler. [16] Said-i Nursi bununla da kalmamakta, Risale-i Nurları sanki Kuran ile eşdeğerli veya onun benzeri bir kaynak olarak belirlemektedir. Risale-i Nur'un, Said Nursi'ye Allah tarafından verildiği ileri sürülmektedir.[17] Oysa, İslam'da Tanrı tarafından verildiğine inanılan kutsal kitapların sonuncusu Kuran'dır ve İslam'ın Peygamberine verilmiştir. Said Nursi'ye göre "Kur'an'ı Kerim'in ruhu, Risale-i Nur'un cesedine girmiştir"; [18] ve "Risale-i Nur, Kur'an'ın bir aynasıdır".[19] Öte yandan, Nurcular inanırlar ki "Risale-i Nur, Kur'an'ı Kerim'den süzülmüştür";[20] ondan bir "sızıntı"dır. Said Nursi'nin gerek kendisi, gerekse Risale-i Nurlar ile ilgili olarak ileri sürüdüğü bu tür iddialar, Şuâlar isimli risalesinde de yer almaktadır.[21] Risale-i Nurlar hakkında ortaya konulan bu değerlendirmelerin, Tanrı "kelam"ı olduğuna inanılan Kuran'a eşit veya ortak olan bir başka şeyin varlığına inanmak anlamına geldiği açıktır. Böylece, Peygambere ve Kuran'a "şirk" koşulmuş; yani, İslamiyet'in en büyük günah saydığı bir fiil işlenmiş olmaktadır. Çünkü, İslam'ın temel inançlarına göre, Hazret-i Muhammet en son peygamberdir ve Kuran, eşsizdir, benzeri yoktur. Bu nedenledir ki Nurculuğu İslam dininden ayrılmış veya sapmış bir akım olarak görenler, açık ve kesin bir haklılık kazanmış olmaktadırlar. Kerametlerin Anlamı Said Nursi'nin müritleri, onun çok çeşitli ve önemli kerametlere sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunların bir kısmını gördük. Ancak, sıralanabilecek daha pek çok başka örnekler vardır. Örneğin, Said Nursi'nin geleceği bilmesi, müritlerinin ısrarla belirttikleri bir özelliğidir.[22] Ayrıca, müritleri, onun yanında, sonsuz bir bereket sonucu olarak bazı besin maddelerinin tükenmediğini ileri sürmektedirler.[23] Yıllar önce, sendikal eğitim amacıyla gittiğim bir Orta Anadolu kentinde karşılaştığım bir işçi arkadaş, bana, Said Nursi'nin herhangi bir mevsimde dilediği her türlü meyveyi yoktan var ederek temin edebilecek güce sahip olduğunu anlatmıştı. Kendisi gözleriyle görmüş değildi, ama bunun doğruluğuna samimiyetle inandığında şüphe yoktu. Kendisiyle tartışmış, böylelikle düşüncelerini değiştirebileceğimi sanmıştım. En ufak bir kımıldama sağlamam mümkün olmadı. Şimdi, bu durumdaki bir insanla tartışmanın fazla bir anlamı olmadığını daha iyi görüyorum. Çalışmanın daha sonraki bölümlerinde , Fethullah Gülen ile ilgili olarak da bu türden keramet iddialarının bulunduğunu göreceğiz. Kiminle ilgili olursa olsun, keramet konusunda anlaşmak genellikle mümkün değildir. Ancak, bir noktada anlaşmak gerekir. Bir kimsenin bu tür kerametlere sahip olduğuna inanmak, onun her söylediğinin tartışmasız doğru olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaz. Bir örnekle açıklamak gerekirse, Said Nursi'nin veya Fethullah Gülen'in kerametlerine inanan bir insana bunların saçma şeyler olduğunu ispata kalkışmak, çoğu zaman, abesle uğraşmak anlamına gelebilir. Çünkü onun böyle şeylere inanması, mantığa dayalı bir ispatlama çabasının sonucu değildir ki aynı yolla aksini ispat etmek mümkün olsun. Genel olarak keramet iddiaları, bir başka deyişle, bilimsel olarak açıklanması en azından şimdilik mümkün olmayan bazı olayların veya yeteneklerin bulunduğuna ilişkin iddialar, tartışmalı bir alan olan parapsikolojiyi ilgilendirir. Bir an için bu konularda ileri sürülen iddiaların, parapsikolojiyle ilgilenenlerin gerçekliğine ihtimal verdikleri, "durugörü" (clairvoyance), "önceden görme" (prévoyance) veya "düşünce ile eşyaya uzaktan hükmetme" (télékinésie) türünde olgular olarak kabul etsek bile, Nursi'nin bir "dini lider", "din bilgini", "bediüzzaman".. olduğu yolunda bir sonuca varmak için bunların yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü gene parapsikolojiyle ilgilenenler bilirler ki bu tür yetilere sahip olanlar, zeka ve karakter düzeyleri bakımından çok değişik türde insanlar arasından çıkabilmektedir. Ayrıca, böyle yetilere sahip olduklarına inanılanlar arasında Yaşar Kemal'in Yer Demir, Gök Bakır'ındaki Taşbaş gibi kendisine başkalarının keramet atfettiği masum kişilikler, Rusya'daki Rasputin gibi esrarengiz isimler, düpedüz şarlatanlar veya Amerika'da çok görülen türde tehlikeli sözde tarikat şeyhleri... de bulunabilmektedir Dolayısıyla, bir kimsenin keramet sahibi olduğuna inananlar, onun her söylediğini tartışmasız bir doğru olarak kabul etmek ve herkesin bunu böylece kabul etmesini beklemek hakkına sahip olmamalıdırlar. Gene konumuzla ilgili somut öneklere dönecek olursak, Said Nursi söylediği için Atatürk'e "deccal"[24] demenin veya Fethullah Gülen savunduğu için ABD ile entegrasyona gitmenin[25] doğruluğunu kabul etmek elbette ki mümkün olamaz. Çünkü hiç bir keramet iddiası, akıl ve mantık kurallarını, tarihsel gerçekleri ve ülke yararlarını görmezlikten gelmeyi haklı çıkaramaz. Nurculuğun Güncelleştirilmesi Said Nursi, daha sonra göreceğimiz, Nurculuğun günümüzdeki önde gelen temsilcileri olan Fethullahçılara kıyasla, yerli çizgileri daha ağır basan bir hareket başlatmış ve sürdürmüştür. Nurculuğun uluslararası bağlantıları, Said Nursi'nin ölümünden sonra ve özellikle de son dönemlerde yoğunlaşmıştır. Bu durum, son dönemlere damgasını vuran, Yeni Dünya Düzeni olgusuyla ve onun özünü oluşturan "küreselleşme" dayatmalarıyla yakından ilgilidir. Bu çerçevede Said Nursi'nin ve Nurculuğun, esasen gündemden hiç bir zaman silinmemiş olan yerinin, yeni bir vurgu kazandığına tanık olmaktayız. Sovyetlerin çöküşüne kadar, İslamiyet'ten Sovyetleri kuşatma altında tutmada yararlanmış olan güçler, haliyle farklı arayışlar içine girmiş bulunuyorlar. Bir başka deyişle, artık ünlü "yeşil kuşak" stratejisinin varlık nedeni kalmamıştır. Öte yandan, yeryüzünü, avuçlarının içine sığdırabilecekleri bir küresel köye dönüştürmek isteyen uluslararası güçler, yalnızca Sovyetleri yıkmakla emellerine ulaşmış olamayacaklarını görmektedirler. Bunun için ve hepsinden önemli olarak, Atatürk'ün deyimiyle "mazlum milletler"in kurtuluş umudunun tümüyle ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu da Kemalizm'i tarih sahnesinden silmeden başarılabilecek bir iş değildir. Küreselleşme, 70'li yıllardan bu yana derin bir bunalıma yuvarlanmış olan uluslararası sermayenin, bu bunalımı aşmak için oluşturduğu evrensel modelin önemli bir yönüdür. Küreselleşme, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir" demektir. Bunun için, sosyal devletin ortadan kaldırılmak istendiği bir tarih aşamasında, onunla birlikte, ulusal devlet, demokrasi ve ülkemiz gerçekleri çerçevesinde bütün bunları somutlaştıran bir tarihsel çizgi olarak Kemalizm, yoğun saldırılarla karşı karşıyadır. Kemalizm, ortadan kaldırılmaya çalışılırken onun yerini neyin alacağına da karar vermişlerdir. "Ilımlı İslam" bunun için icadedilmiştir. İslâm sıfatının arkasına sığınan bu akımın ılımlılığı, efendileriyle ilişkileri çerçevesinde söz konusudur. Yoksa, Kemalist değerler ve devrimler(örneğin kadın hakları) karşısında daha ılımlı olunacağına dair bir anlam içermemektedir. CIA'nın Orta Doğu Masası şeflerinden Fuller, yeni stratejilerinin işaretini şöyle vermiştir: "Ilımlı İslâmı benimseme, Atatürk'ün görüşlerinden vazgeçme, Ortadoğu ve Kafkaslar'da serbest piyasanın ve ABD'nin tavsiye ettiği İslamı yaymak".[26] Esasen Fuller, Mustafa Kemal'in eserlerinin ve düşüncelerinin silindiğine dair hükmünü vermiştir bile. Ufuk Güldemir ile yaptığı mülâkatında bu görüşünü şöyle anlatıyor: "Ancak dünyada hiç bir lider ne George Washington, ne Nehru, ne Lenin, ne Gandi sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur'an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, sonra zaman içinde düşünceleri siliniyor. Oysa Kur'an ve İncil yaşıyor. İşte Mustafa Kemal'in başına gelen de her tarih yazmış liderin başına gelenden farklı değildir."[27] Böylece Fuller, Atatürk'ün, Cumhuriyet'in "ilelebet" (sonsuza kadar) yaşayacağı yolundaki düşüncelerini yanıtlamaya çalışmış olmaktadır. Zira, Mustafa Kemal'in "sonsuza kadar" yaşayacağını söylediği "ürün" Türkiye Cumhuriyeti'nden başka bir şey değildir. Kemalizm'e ve Cumhuriyete karşı "Ilımlı İslam" rolünü oynama görevinin, Nurculuğa ve özellikle de bu akımın Fethullah Gülen tarafından temsil edilen kanadına verildiği anlaşılmaktadır. Bu çerçeveye oturtulduğunda, Said Nursi'nin gündemdeki yerine yeni vurgular getirmek amacıyla Batı'da ve özellikle Atlantik ötesinde gerçekleştirilen çabaların anlamını kavramak biraz daha kolaylaşmaktadır. Gerçekten de Nurculuğa ve Said Nursi'ye, ünlü Moon tarikatına benzer bir ağırlık kazandırmak için akıl almaz çabalar sarf edilmektedir. Risaleleri bazı Batı dillerine çevrilmekte; değişik kurumlarda bunlar inceleme konusu yapılmakta; örneğin, Kaliforniya'nın El Cerrito kentinde görüldüğü üzere, yalnızca bu amaca yönelik araştırma kurumları oluşturulmaktadır. Said Nursi'yi ve Nurculuğu güncelleştirmek ve uluslararası düzeyde önemli kılmak yönündeki çabalar, Şerif Mardin'in tam da "Yeni Dünya Düzeni"nin doğuşuyla birlikte piyasaya sürülen, Said Nursi hakkındaki kitabıyla yeni bir halkaya kavuşmuştur. [28] Halen Amerika'da Washington Üniversitesinde görev yapmakta olan Şerif Mardin, 1998 Mart ayı başında Türkiye'ye geldiğinde, basına yansıyan açıklamalarından anlaşıldığına göre, daha özgür olduğu için Amerika'da yaşadığını ifade etmiştir. Oysa, Türkiye'de özgürlüklerin en çok kısıtlandığı 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bile, bilindiği kadarıyla, bu zatın başına en ufak bir şey gelmiş değildir. Said Nursi'yi ve Nurculuğu Kemalizm karşısında göklere çıkaran kitabı da Türkiye'de özgürce basılmış ve satılmıştır. Bütün bunlardan sonra, Şerif Mardin'in kendisini Aksoy'lar, Üçok'lar, Mumcu'lar... safında bir özgürlük kahramanıymış gibi göstermeye kalkışması biraz garip kaçmıyor mu! Ayrıca sorulması gerekir: Şerif Mardin, Martin Luther King gibi veya Kennedy kardeşler gibi, Amerika'da mevcut özgürlüklerin sınırlarında dolaşmasını gerektiren bir şeyler mi yapmıştır ki orada daha özgür olduğu sonucuna varabilmiştir? Bütün bunlara rağmen, açıklamadığı ve açıklayamadığı türdeki ve dozdaki bazı etkinlikleri bakımından, Amerika'nın Türkiye'den daha elverişli ve tatminkar bir ortam oluşturduğunu ve daha zengin olanaklar sunduğunu ifade etmek istemekteyse, buna karşı söylenecek söz bulmak kolay değildir. Şerif Mardin'in Said Nursi Hayranlığı Şerif Mardin'in anılan kitabında yapmış olduğu, Said Nursi'ye doğrudan değinmiş olduğu her yerde hayranlığını dile getiren ve derin övgüler içeren bazı ifadeler sıralamaktan ibarettir. Bunları kanıtlamak veya bu hayranlığa gerekçe olan olguları açıklığa kavuşturmak, onun sorunu değildir Yazarın bu tür değinmelerini, şöyle sıralayabiliriz: "Said Nursi, zamanımızda Müslümanlar için uygun düşen tavrın ilkelerini Kur'an'dan çıkaran bir İslam bilimleri uzmanı olarak görülebilir."[29] "Said Nursi'nin mesajının modernleşme akımlarından birini oluşturduğu söylenebilir."[30] "Said Nursi'nin Aydınlanma felsefesinin içinden doğmuş fikirleri kendi sistemine yedirmesi..."[31] "Said Nursi'nin kişiliğini oluşturan ve kendisi henüz gençken belirginleşen özellikler arasında, E.Erikson'un Luther'e atfettiği karakter özelliklerini anımsatan bir kararlılık da bulunmaktadır.Resmi biyografisine göre, çocukluk dönemi inatçılığından anlaşılabileceği gibi, sahip olduğu misyon çok erken yaşlarda belirgineşmiştir; bunda bir velinin hayatında gereken vurguyu görmemiz mümkündür."[32] "Çünkü o, kendisini millet'e din'e ve devlet'e adamış bir kişiydi."[33] "...parlak bir dağlı çocuk..."[34] "...geleneksel İslam bağnazlığının hantallığını yok etmiş ve modern Avrupa düşüncesinde görüldüğü biçimiyle doğanın yasalarını kavramaya yönelik bir akım başlatmıştır."[35] "Said Nursi'nin büyülü üslubu (...) Said Nursi'nin kıvraklığının, sarsıcı üslubunun ve gramer kurallarına aykırı cümlelerinin çekici etkisi (...) Türkçe cümlelerine özel bir ahenk veren Arapçalaşmış zengin kelime hazinesi (...) Said Nursi'nin retoriğinde, Kur'an üslubunu çağrıştıran yönler bile bulunmaktadır."[36] Said Nursi'ye böylesine cömert övgüler sıralamış olan yazar, onun hakkında olumsuz eleştiri anlamına gelebilecek tek bir sözcüğe kitabında yer vermemiştir. Tam tersine, Said Nursi'nin kişilik yapısı hakkında kuşku uyandırabilecek bazı iddiaları yalanlamakta özenli davrandığı görülmektedir. Örneğin, Nursi'nin Sultan tarafından akıl hastanesine kapattırılmış olmasıyla ilgili olarak "yapılan muayeneler sonunda akli dengesinin yerinde olduğu açıkça ortaya çıkmıştır"[37] demektedir. Bütün bunlardan sonra, Mardin'in kitabında Nursi'nin kişilik yapısı ile ilgili olarak çok ustaca bir üslupla ve ima yollu bazı eleştiriler ortaya konulduğuna dair görüşleri anlamak büsbütün olanaksızlaşmaktadır. Kitap üzerinde tartıştığımız kimileri, Mardin'in bu tavrına kanıt olarak aşağıdaki cümlelerini bir örnek olarak ileri sürmüşlerdir: "Belirttiğine göre, özel dünyasının yarısı annesinin ölümü ile kaybolup gitmişti; Abdurrahman'ın ölümü ise, özel evreninin diğer yarısının da yokolması anlamına geliyordu. Buna rağmen, Abdurrahman'ın ölümü ile ortaya çıkan kayıp, kısa bir süre sonra, kendisini Said Nursi'nin hizmetine ve yazılarının propagandasına adayan bir başka genç tarafından telafi edilecekti."[38] Ancak, benim görüşüm, bu türden satırların Nursi ile ilgili küçültücü bir ima amacı taşımadıkları veya o yönde algılanmalarının ve değerlendirilmelerinin mümkün olamayacağı doğrultusundadır. Şerif Mardin'e Göre, Said Nursi'nin Kerametleri Mardin, böylesine derin hayranlık ifadeleriyle andığı Nursi ile ilgili bazı "keramet" iddialarını da hiç bir eleştiri süzgecinden geçirmeye ve bu iddialara inanmadığına dair herhangi bir kayıt koymaya gerek duymaksızın(örneğin, iddiaları tırnak içine almak gibi) olduğu gibi nakletmiştir. Mardin'in naklettiklerine göre, Nursi'ye medrese öğrenciliği çağlarındaki bir rüyasında "Hazreti Muhammedi görme izni" tanınmıştır.[39] Nursi, gençlik yıllarına ait bir başka rüyada da "Kadiri tarikatının kurucusu Abdükadir Geylani'yi gördü". Mardin, bu olayı bir "dini lider" olarak Nursi'nin "ortaya çıkışı yalnızca bir tesadüf sayılmamalıdır" yolundaki görüşünün kanıtı olarak ileri sürmektedir.[40] Mardin, ayrıca, 1890'ların başında, elleri kelepçeli olarak Bitlis'e gönderilirken "Nezaretçileri, ibadet için yürüyüşlerine ara verdiklerinde, Molla Said'in her nasılsa kelepçelerinden kurtulmuş biçimde ibadete hazırlandığını görmüşlerdir"[41] diye yazmaktadır. Öte yandan, gene Mardin'in naklettiğine göre, Said Nursi, ertesi gün kendisine sorulacak soruları "önceden malum olma yoluyla" bilme yetisine sahiptir.[42] Bütün bunlardan sonra, çok açık bir biçimde, inanmış bir Nurcunun kitabını okuduğumuz izlenimine varabiliriz. Ancak, bazı zihinleri karıştıran şu hususu da görmezlik edemeyiz: Böyle bir kitabın yazılmasında, bir takım laik Batılı bilim adamlarının tahlillerinin ve kuramlarının açıklamasına geniş bir yer ayrılmış olması ve bunların, kitapta ortaya konulan bazı görüşlerin dayanakları oldukları yolunda bir sanı uyandırma gereksinimi duyulmuş olması şaşırtıcıdır. Zira, keramet sahibine inanan insanların, bu yolda bilimsel kanıtlamalara gereksinimi olmamak gerekir. Acaba, kendisinin inanmadığı bazı konulara, bilimsel kaygıları olan çevreleri inandırmak veya en azından ilgilerini çekmek isteyen birisi ile mi karşı karşıyayız? Şerif Mardin'e Göre, Nurculuk ve Kemalizm Nurculuk, bir çok bakımlardan, Cumhuriyetin bir antitezi ve Kemalizm karşıtı bir hareket olarak ortaya çıkmış ve kendisini tanımlamıştır. Dolayısıyla, hilafetin yanında yer almıştır. Said Nursi, "hilafet saltanatının vefatı"ndan duyduğu hüznü gizlememiş [43] ve nurculuğun rolünü "Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı"[44] ile karşı çıkmak olarak belirlemiştir. Mardin'in anlatımında da Nurculuk ne denli olumlu bir çizgiyse, Kemalizm de onun karşısında o denli bir olumsuzluğun ifadesi olarak ortaya konulmaktadır. Mardin'in Kemalistler ile ilgili şikayetleri, öncelikle, Nurculuğun "sosyolojik dinamiğini anlamak"[45] yerine, Nursi'ye "gerici", "düzenbaz" ve "istismarcı"[46] gibi sıfatlarla karşı çıkmalarıyla ilgilidir. Bununla, kimleri kastettiği belli değildir. Oysa, ağır küfür anlamı taşıyan sıfatlar kullananlar nurculardır; sayısız vesilelerle Kemalistlere karşı ağır küfürlerle saldırmışlardır. |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Albay
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-10-2007
Konum: Türk Bayraginin Gölgesi
Mesajlar: 1,427
Rep Gücü: 2235
Rep Puanı : 557385
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() Bolsevik Baykuslari.... .
__________________
![]() 4. Siyasi kişi ve kurumlarla hiçbir zaman polemiğe girmek istemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 yıldan bu yana devam eden terörle mücadele sürecinde, ilk defa bu tür anlamsız saldırılara hedef yapılmak istenmektedir. Bu saldırılar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadele azmine, hainlerden daha fazla zarar vermektedir. 04 Mart 2008 |
|
|
|