ForumNeuro


Geri Git   ForumNeuro > Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi - Şiir > Biyografi > Din Ve Tasavvuf
Kayıt S.S.S Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle


Yanıtla
 
Forum Araçları Görüntüleme Biçimleri
Eski 13-04-2008, 18:26   #1 (permalink)
karakule2
Üsteğmen
 
karakule2's Avatar
 
Giriş Tarihi: 04-08-2007
Mesajlar: 558
Rep Gücü: 1932
Rep Puanı : 482135
karakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımazkarakule2 Beni kesseler acımaz
Varsayılan BedİÜzzaman Saİd Nursİ'nİn Hayati

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN HAYATI

Bediüzzaman Sait Nursi, 84 yıllık yaşamı boyunca dünya tarihinde çok az kişinin dayanabileceği kadar şiddetli bir zulme sabır göstermiş, hayatının son 30 yılı hapis ve sürgünlerde geçmesine rağmen İslam'a bağlılıktan vazgeçmemiş olan çok değerli bir mümindir. Geçmiş asrın insanlarını irşat etmek ve İslam dinini insanlara tanıtmakla Allah tarafından görevlendirilmiştir. Bu nedenle kendisinin ahlakını örnek almak, hayatını öğrenmek ve öğretmek her Müslümanın üzerine düşen bir sorumluluktur.
Bediüzzaman Sait Nursi 1876 yılında, Bitlis'in Hizan kazasının Nurs köyünde, Sofi Mirza Efendi ve Nuriye Hanım' dan dünyaya geldi. Henüz 6 yaşındayken ilme merak sardı ve küçük yaşta iken tahsil için ailesinden ayrıldı ve bir daha da annesini hiç görmedi. Babasını ise son defa İşkodralı Tahir Paşa'nın yanında kaldığı yıllarda görebildi. Tağ Müderrisi Molla Muhammed Emin Efendi'nin yanında tahsiline başladı. Daha sonraları 1886 yılında Hocası Seyyid Nur Muhammed Efendi eşliğinde Arabi ilminin temeli olan gramer kitapları üzerinde çalışmaya başladı. Daha sonra buradan da ayrılarak bir müddet Vastan'da kalıp Doğu Beyazıt'a geçti. Beyazıt Medresinde üç aylık bir tahsil hayatı oldu. Beyazıt Medresesinde yirmi senede ancak tahsili mümkün olan ilimleri, üç ayda tahsil ve ikmal etti.
Doğu Beyazıt’tan ayrıldıktan sonra Bağdat’a geçti. Önce Bitlis’e geldi ve burada iki sene kaldı. Daha sonra 1897 yılında kendisini Vali Hasan Paşa’nın davet etmesi üzerine Van’a gitti... Bediüzzaman bilimi çok önemli görüyordu bu nedenle eğitimin Türkiye'nin sadece belirli merkezlerine bağlı kalmadan Anadolu’nun her yerine ulaşması için hayatı boyunca uğraş verdi.
Sait Nursi 1907 yılında İstanbul’a geldi. Üstad’ın İstanbul’a geliş sebebi doğuda bir üniversite açılması meselesini zamanın yönetimine iletmekti. Nitekim Abdülhamit’e bir dilekçe vererek bu isteğini yazılı olarak dile getirdi. Ancak herkesin fikirlerini korkarak söylediği bu yıllarda, Bediüzzaman’ın ülkenin ilerlemesi için yaptığı bu girişimler ve çevrede etki uyandırmaya başlaması, bir kısım çevrelerin dikkatini çekti. Bunun sonucunda 1908 yılında Yıldız Askeri Mahkemesine çıkmak zorunda kaldı. Ülkenin gelişmesi ve insanların şuurlanması maksadıyla yaptığı bu girişimlerin bir başka neticesi Topbaşı Tımarhanesine gönderilmesi oldu. Ancak kendisini kontrol eden doktorlar, Üstad'dan özür dileyerek onun aklına olan hayranlıklarını dile getirdiler.
Bu olaydan sonra bu sefer de 1909 yılında Üstad, ortada hiç bir sebep yokken 31 Mart isyancılarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin arkasındaki Bekir Ağa Bölüğü hapishanesine, idamlıklar koğuşuna kapatıldı. Ancak mahkeme Reisi Hurşit Paşa kendisini serbest bıraktı.
Daha sonraki yıllarda Birinci Dünya savaşı çıktı. Üstad Van’da, Bitlis’de, Pasinler’de düşmana karşı savaştı. Talebeleriyle birlikte cephede vatanı müdafa ederken yaralanarak Ruslar’a esir düştü. Bu olaydan bir süre sonra Sait Nursi Rusça bilmediği halde Varşova ve Avusturya üzerinden buradan firar etti. Cesareti nedeniyle bir çok kişinin hayranlığını kazandı.
1923 yılında Van'a döndü. Burada Erek Dağı’nda yaşarken bir iftira nedeniyle jandarmalar tarafından Burdur'a götürüldü. Böylece 25 yıllık esaret dönemi başlamış oldu. Buradan Isparta ve Barla'ya nakledildi. Bu yıllardan itibaren Bediüzzaman ya çeşitli bahanelerle hapse ya da karakol karşısındaki tek kişilik kulübelerde hiçkimseyle görüştürülmeden gözetim altında yaşamaya mahkum edildi. 25 Nisan 1935 tarihinde yine her zamanki gibi ortada hiç bir sebep yokken "gizli cemiyet kurduğu ve rejim aleyhtarı olduğu” bahanesiyle askeri bir kıta Isparta’ya geldi ve Üstad’la talebelerini elleri kelepçeli bir şekilde evlerinden alarak Eskişehir’e götürdü. Yapılan mahkemeler neticesinde hiç bir hukuki delil olmadığı halde Bediüzzaman ve talebeleri mahkum edildiler. Daha sonra da Kastamonu’da gözaltında tutulmaya başladılar. Üstad burada üç ay karakolda, sekiz sene de karakolun karşısındaki bir evde göz hapsinde tutuldu. Ancak 31 Ağustos 1943 günü polis baskını yeniden tekrarlandı ve talebelerine yazdığı güzel ahlakı teşvik eden mektuplar dolayısıyla Üstad yeniden tevkif edildi. Bu sefer de Çankırı yoluyla Ankara’ya getirildi ve buradan gene 126 talebisiyle birlikte Denizli hapisanesi'ne sevkedildi. Denizli'de iki ay kaldıktan sonra Emirdağ’da kalmaya mecbur edildi.
1948 yılında Üstad buradanda talebeleriyle birlikte alındı ve Afyon hapishanesine götürüldü. 1949 yılında tahliye edildi. Bundan sonraki yıllarda çeşitli yerlerde ikamet ettikten sonra 1960 senesinde Ankara’ya geri döndü. Ankara'da şiddetli bir zatürreye yakalandı. Daha sonra Urfa İpek Palas oteline gelerek 23 Mart 1960 hayata gözlerini yumdu. Böylece İslam alemi, Allah katında onurlu ve makam sahibi bir mümin olduğunu umduğumuz çok değerli bir İslam alimini kaybetmiş oldu.

__________________
"SEVGİ VE KARDEŞLİĞİN TEMİNATI" "KAZANÇSIZ HİZMET"
karakule2 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-04-2008, 18:51   #2 (permalink)
y_66
Şafak 272... :D
 
y_66's Avatar
 
Giriş Tarihi: 02-01-2008
Konum: Önemli mi? Abi´08 - 66 - 888
Mesajlar: 5,505
Rep Gücü: 17945
Rep Puanı : 4480643
y_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımazy_66 Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Allah razi olsun! Ellerine saglik...
__________________
Okyanusta büyük bir gemi hızla ilerliyorken, bir an gemi kaptanı herkesi güverteye çağırmış. Herkes güverteye toplanınca:- "Size bir kötü bir de iyi haberim var"demiş."Hangisi ile baslayayim?"- "İyi olanla" demiş yolcular.- "11 dalda oscar kazanacağız..."
Herkes insanlığı değiştirmeye çalışıyor.
Kimse kendini değiştirmeyi aklından geçirmiyor.

y_66 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-04-2008, 19:32   #3 (permalink)
ÜMİT GÜNENDİ
Neuro Kanki
 
ÜMİT GÜNENDİ's Avatar
 
Giriş Tarihi: 27-11-2007
Mesajlar: 2,605
Rep Gücü: 3377
Rep Puanı : 841521
ÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımazÜMİT GÜNENDİ Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Şaştım kaldım bu işe.
__________________
KILIÇLA ALINAN VATAN PARA İLE SATILMAZ(2.ABDULHAMİD)
ÜMİT GÜNENDİ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-04-2008, 21:13   #4 (permalink)
AKÇALI
Neuro Kanki
 
AKÇALI's Avatar
 
Giriş Tarihi: 03-02-2008
Mesajlar: 2,982
Rep Gücü: 3657
Rep Puanı : 911391
AKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımaz
Varsayılan

bilgilendirmen için teşekkürler
__________________




AKÇALI is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 00:01   #5 (permalink)
bursk
Onbaşı
 
Giriş Tarihi: 19-06-2006
Mesajlar: 23
Rep Gücü: 35
Rep Puanı : 8163
bursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımazbursk Beni kesseler acımaz
Varsayılan

bu adamin ismi bile yasaklanmali
bursk is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 10:58   #6 (permalink)
Al Percino
Neuro Kanki
 
Al Percino's Avatar
 
Giriş Tarihi: 17-10-2006
Konum: ASİ RUH
Mesajlar: 3,299
Rep Gücü: 4503
Rep Puanı : 1122130
Al Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımazAl Percino Beni kesseler acımaz
Varsayılan

1935 senesinde "gizli cemiyet kurmak ve rejimin temel düzenini yıkmak" suçlarından yargılandı ve hapise atıldı

hapisten çıktıktan sonra kastamonu'ya sürüldü

bu olanlardan akıllanmamış olacak ki

1943'te Atatürk'ün yokluğunu fırsat bilerek Cumhuriyet'i yıkmak ve şeriat kanunlarıyla yönetilen kürt devleti kurmak amacıyla tekrar ayaklandı 126 tane vatan haini ile beraber tekrar hapse tıkıldı

hapisten çıkınca emirdağ'a sürüldü

fakat yine akıllanmamış olacak ki
Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıp ortadan kaldırarak şeriatla yönetilen kürt devleti kurmak amacıyla 54 hainle birlikte tekrar layık olduğu deliğe afyon hapishanesine sokuldu

hapisten tekrar çıktı tekrar emirdağ'a sürüldü

1960'da öldü ve mezarı nerde bilinmez

sonuç: herhalde bu kadar olaydan sonra hala bu adam için vatan sever falan demeye yüzünüz yoktur herhalde, insanda biraz utanma duygusu olur, bi insan yaşadığı ülkeye kin besliyosa o ülkede ülke düzenini değiştirmek amacıyla ayaklanıyosa vatan hainidir saidi kürdi'nin vatan haini olduğu gibi
__________________

Al Percino is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 17:13   #7 (permalink)
nevertforyou
Teğmen
 
nevertforyou's Avatar
 
Giriş Tarihi: 27-01-2007
Mesajlar: 436
Rep Gücü: 675
Rep Puanı : 168126
nevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaznevertforyou Beni kesseler acımaz
turkbayragı Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI nın Saidi Nursi Hkkında yazdıkları yorumsuzdur!

lütfen sonuna kadar sabredip okuyunuz,vatanını seven herkesin hassasiyet göstermesi gereken bir konudur:

SAİD NURSİ, FETHULLAH GÜLEN VE "LAİK" SEMPATİZANLARI
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
Ahmet Taner Kışlalı, dünya gözü ile okuyabildiği, Cumhuriyet'te
yayınlanmış yazılarından sonuncusunda Giordano Bruno'nun bir sözünü
aktarmıştı.
''Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır!..'' demiş Bruno.
Kışlalı, Tanrı'nın kullandığı iyilerin örnekleri olarak ilk aklına
Gelen birkaç ismi sıralarken Atatürk'ü de başta anmıştı. Eğer bu
Listeyi tamamlamak gerekirse, Kışlalı'nın kendisini, Aksoy'u,
Mumcu'yu ve daha nicelerini eklemek gerekir.
Tanrı'yı kullanmaya çalışmış olanlara dair de pek çok örnek
Bulunabilir.
Doğrusu, bu açıdan bakılınca Said Nursi'nin çok açık sözlü olduğunu
söyleyebiliriz.
"Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi
Kur'an'la övüyorum" demekten çekinmediğini göreceğiz.
Kullanılma konusunda, Fethullah Gülen ile Said Nursi arasında çok
önemli farklar bulunmaktadır. Doğrusu, Said Nursi'nin kendi
tutkularının ve kurgularının dışında bir etkiye tâbi olduğunu;
özellikle de herhangi bir uluslararası güç merkezinin aleti olduğunu
söylemek mümkün görünmemektedir. Buna karşılık, bu kitabın önceki
yayınlarının yapıldığı tarihten bu yana meydana gelen gelişmelerin
Sonucunda, Fethullah Gülen gerçeğinin asla bireysel bir olaydan
Ibaret olmadığı, uluslararası alana taşan çok derin ve önemli
bağlantılarının bulunduğu daha DA açıklık kazanmıştır.
Esasen,
öteden beri bilinmektedir ki Cumhuriyet karşıtı oluşumlar
içinde asıl önem taşıyanlar DA arkalarını uluslararası nitelikte bir
güce dayamış olanlardır. Falih Rıfkı Atay bu gerçeği, yıllar önce, şu
cümlelerle dile getirmiştir:
"Her yerde Devrimin karşısına belli başlı birkaç hasım çıkıyor. (1)
Eski nesillerin Kara kafalı enkazı; (2) rejimlerin ve kafaların
değişmesinden zarar görenler; (3) bu ücüncü hasmın adını vermezden
Evvel küçük bir methale (girişe) ihtiyaç var. Dahildeki hasım
unsurları yenmek genç inkılapçılar için güç olmamıştır. Asıl müşkülat
Bu karanlık kuvvetleri harekete getiren... yabancılardan geliyor.
Afrika'da, yakın ve uzak şarkta garpçılığın en korkunç düşmanı bizzat
garptır... Büyük menfaat, insaniyet idealistlerini, yamyamlara, insan
Eti yemenin faydalarından bahsedecek hale sokmuştur. Balkanlarda Türk
Ekalliyetlerine (azınlıklarına) garp harflerini reddettirmeğe
çalışanlar, oralarda garp medeniyetinin önayağı olmak vazifesini
almış olanlardan yardım görüyorlar. Şimdi en büyük garp düşmanı
garptır... Garp hürriyetten, ilimden, fenden, seviye ve şuurdan
Korkuyor. Garptan şimdi şu haykırış geliyor: Aman garplı olmayınız.
Şark milletlerine ilk öğretilecek hakikat budur:
Her yerde mücedditler (yenilikçiler), fes ve sarığın üstündeki
sarıktan evvel, silindir şapkanın üzerindeki sarığı
çıkarmalıdırlar."[1]
Öyle anlaşılıyor ki günümüzün egemenleri de yeryüzünü, kendileri
açısından yönetilebilir kılmak ve sömürülerini sınırsızlaştırmak
için,
"fenden, seviye ve şuurdan" yoksun nesillerin oluşumu yönünde
çaba sarf etmek gereğini duymaktadırlar.
Dün olduğu gibi, bugün de insanları belli bir yerde tutmak veya belli
Bir yere sürüklemek bakımından en etkili yolların başında din
sömürüsü gelmektedir. Gramsci, insanları kafasından yakalayacaksınız
Diyor ve ekliyor, kafasından yakalayınca, kolu, bacağı, gövdesi
kendiliğinden gelecektir. İnsanları kafalarından yakalayabilmek için,
Kafa yapısının biçimlenmesinde çok önemli bir etken olan inanç
alanının elbette ki ihmal edilmemesi gerekir. Din sömürüsünün ve
Dinsel inanç adı altında, duygu ve düşünceleri uyuşturan ve
yozlaştıran bir takım safsataların üretilmesinin gereği ve önemi
Burada kendisini göstermektedir.
Bu açıdan bakıldığında, İslam dininin, din sömürücülerinin işini
zorlaştıran kendisine özgü bir takım özellikler taşıdığı
görülmektedir. Her şeyden önce, İslam'da ruhban sınıfının
bulunmayışı, kitleleri inançlarından yakalayarak avucunun içine almış
Bir dini liderin imâlini güçleştirmektedir. Böyle birisinin varlığı,
Tek tek insanları kafalarından yakalamak zahmetini ortadan
kaldırabilir. Böyle olunca sözde dini lider konumundaki bir kişiyi
elegeçirmek, bir bütün olarak ulusu veya tümüyle İslam alemini çekip
çevirmek bakımından kimilerinin ağzının suyunu akıtan kolaylıklar
Sunuyor olmalıdır. Bu nedenledir ki hilafet, İslam topluluğunun kendi
içinden çok, dışarıdan, yeryüzünün egemenlerinden kaynaklanan ve
Tahrik edilen bir özlem olarak sürekli bir biçimde gündemde
tutulmaktadır.
Bu noktada, Clinton'un Endenozya'da bir camiyi ziyaretinden sonra
yaptığı şu açıklamalar yeterince aydınlatıcıdır:
"Batı dünyası ile İslam arasında bir barış ve diyalog kurulmasına
Engel olan şey, bir kanal eksikliğidir. İslam dünyasının bir başı
(Halifesi) yok. Hıristiyanlığın Papalık gibi bir kuruluşu var. (...)
İslam dininin gerçek bir lideri (Halifesi) olsa, onu Beyaz Saray'a
çağırır diyalog başlatırdık."[2]
Söz buraya gelince, şöyle bir sorunun zihinlere takılması kaçınılmaz
görünüyor: Acaba Fethullah Gülen ve "Ilımlı İslam", İslam'da var
olduğu ileri sürülen bu tür bir eksikliği kapatmak amacıyla mı
oluşturulmuştur? Eğer öyle ise, şimdilik görünen odur ki yapılan
Hesaplarda bazı yanlışlıklar vardır; NE Türkiye'nin bu kadar hafife
alınması, NE de gördüğü bunca ekonomik ve medyatik desteğe karşın,
Fethullah Gülen'e bu ölçüde umut bağlanmış olması gerçekçidir ve eğer
öyle ise, bu topraklardan Atatürk'ün gelip geçmiş olmasının önemi,
kimilerince yeterince anlaşılmış değildir.
Ancak, unutmamak gerekir ki her şey bitmiş değildir. Yarın ne olacağı
yine de belirsizdir. Cumhuriyet'in geleceği, bir dizi karmaşık
faktörle birlikte, Cumhuriyet'i korumak ve yaşatmak sorumluluğunu
taşıyanlar tarafından belirlenecektir.
Giriş
Elinizdeki bu çalışma, Mülkiyeliler Birliği'nin düzenlediği ve 22
Nisan 1998 tarihinde Ankara'da Türk Harb-İş Sendikası salonunda
verdiğim aynı başlığı taşıyan konferans metni esas alınarak
hazırlanmıştır. Söz konusu konferansa gösterilen yoğun ilgi de
doğrulamış bulunuyor ki günümüzün temel sorunları çerçevesinde ve
ülkemizin genel çıkarları bakımından büyük önem ifade eden bir konuya
eğilmiş bulunuyoruz.
Önce, ele aldığımız konuyu işlerken izlediğim planla ve yöntemle
ilgili kısa bir açıklama yapmak isterim.
Elinizdeki çalışmada, bu iki kişilik,
Said Nursi ve Fethullah Gülen,
düşünce yapıları, ruhsal yapıları, mücadeleleri ve bu
mücadelelerinin sonuçları itibarıyla ele alınacak ve tanıtılmaya
çalışılacak. Bu yapılırken, bu iki isim ekseninde bazı toplumsal ve
siyasal sorunlar da ele alınacak; bu sorunlarla ve bu sorunların
belirlediği çerçeve ile bu iki isim arasındaki ilişkiler tartışılmaya
çalışılacaktır.
Benim yapacağım şey aslında fazla karmaşık değil. Esas itibarıyla,
ele aldığım bu iki kişinin yazdıkları, ortaya koydukları kendi özgün
düşünceleri, benim sunuşumun başlıca dayanağını teşkil edecektir.
Yani, onlara karşı yazılmış kitaplar, onlara karşı hazırlanmış
raporlar değildir benim bu çalışmamın hareket noktasını oluşturan.
Doğrudan doğruya, kendi yazdıklarından hareketle bir sunuş yapmaya
çalışacağım. Bunlara ek olarak ele alınan, bu isimlerin kendi
sempatizanlarının (örneğin, Şerif Mardin), bu kişiler hakkında
söylediklerinden ve yazdıklarından da yararlanacağım. Benim ortaya
koyacağım açıklamaların, görüşlerin ve gözlemlerin dayanağı, esas
olarak bunlar olacaktır.
Tabiatıyla, bu gözlemleri ortaya koyarken, yeri geldikçe kendi
görüşlerimi de olabildiğince belirlemeye ve kendi tespitlerimi ve
vardığım sonuçları da ortaya koymaya çalışacağım.
Said Nursi ve Fethullah Gülen, ülkemizin yakın tarihinde oldukça
önemli iki isim... Cumhuriyetin iki önemli anti-tezi... Bunlardan
önce Said Nursi'nin yaşamıyla ilgili bazı kısa açıklamalar yapmak
istiyorum.
Said Nursi' nin Yaşam Öyküsü
1873 yılında Bitlis'in Nurs Köyünde doğdu. Nursi ismi bu köye
izafeten kendisinin soyadı olarak kullanılmaktadır. Kısa bir süre
Molla Mehmet Emin'den ders almış, düzenli bir eğitim görmemiş,
görememiştir.
Somut anlamda başlıca çabası ve amacı, doğuda, Kahire'deki El Ezher
benzeri Medrese-Tüz-Zehra adında bir medrese kurulmasını sağlamaya
yönelik olmuştur. Bunun için 1897'de Padişah Abdülhamit'i ziyaret
etmiş; düşünceleri padişah tarafından tehlikeli görülmüş, kabul
edilmemiş, 1907'de ikinci gelişinde tutuklanmış ve kısa bir süre akıl
hastanesine gönderilmiştir. Serbest bırakılınca Selanik'e gitmiş,
Meşrutiyet yanlılarıyla teması olmuş, 1908'te İttihati Osmani
Cemiyetinin kuruluşunda rol oynamış, Tanin, Mizan, Serbesti, İkdam,
Şark ve Kürdistan, Volkan gibi gazete ve dergilerde yazmıştır.
Tunaya'nın ve başka bir kısım tarihçilerin tespitlerine göre 31
Mart'ın düzenleyicileri arasındadır[3]; ancak, kendisi bunu
reddetmektedir. Yargılama sonucunda da beraat etmiştir.
1912'de İttihatçıların gizli polis örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa'da
görev almış; 1916'da da savaşta Ruslara esir düşmüş; sonra, İstanbul
ve Van'da yaşamının bir kısmı geçmiştir. Van'da bir süre sürgün
olarak bulunmuştur.
Şeyh Said Ayaklanması üzerine, ayaklanmaya katıldığı iddiasıyla
İstanbul'a getirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde, Burdur, Isparta ve
Bala'da sürgün hayatı yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde birkaç kez
tutuklanmıştır. 50'den sonra rahattır ve iktidarla iyi ilişkiler
içerisindedir.
Said Nursi ile ilgili bazı kaynaklarda, onun yaşamının üç döneme
ayrılarak incelendiğini görmekteyiz:
Birinci dönem, doğumundan 1926'ya kadar siyaset yoluyla dine hizmet
olarak belirlenmektedir. İkincisi, 1926-1949 yıllarını kapsayan
Risale-i Nurların (nur kitapçıkları) yazımıyla geçen dönemdir. O
günlerde gazete bile okumadığını kendisi ve yandaşları
zikretmektedirler. 1949'dan Ölümüne kadar -yandaşı bazı yazarların
benimsediği tabirle- "siyasileri irşat (onlara yol göstermek)
tarikiyle onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar
yapmak" olarak ifade edilen bir dönem yaşamıştır.[4]

Said Nursi'nin Yazdıkları
Said Nursi'nin yapıtlarının Türkçe harflerle yazılmış olanlarını,
doğrusunu isterseniz, öğrencilik yıllarımdan itibaren okuyup anlamaya
çalışmışımdır. Fakat, son derece ağdalı, anlaşılmaz, kendine özgü bir
üslubu olduğu için zaman zaman acaba bendeki bir eksiklikten mi
kaynaklanıyor diye düşündüğüm olmuştur. O zamanlar, belki daha kolay
anlaşılır umuduyla Sözler isimli risalesini, Fransızca çevirisinden
anlamaya da çalıştım.
Tüm bu çabalardan sonra, anlaşılamamasının asıl nedeninin,
yazdıklarının hacmine oranla anlaşılacak çok az şey yazmış olmasından
kaynaklandığı sonucuna vardığımı belirtmeliyim.
Esasen,
Said Nursi'ye karşı takdir ve hayranlık duygularıyla dolu
olanların da genellikle, bu duygularının nedenlerini açıklamak
bakımından, onun ne anlattığı, düşünsel plandaki katkılarının ne
olduğu konusunda ikna edici bir gerekçe bulmakta güçlük çektikleri;
onun yerine, anlaşılamayacak kadar derin görüşler ortaya koyduğu
yolundaki bahanelerin arkasına sığındıkları görülür.

Esasen,
Nurculukta anlamanın önemi yoktur. Zira, inanılmaktadır ki
Nurculukta anlamadan da alim olmak mümkündür. Said Nursi'ye göre,
Risale-i Nurları okuyan bir kimse "hiç anlamasa bile, değil mi ki,
Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu
zamanın bir alimidir".[5] Said Nursi, ayrıca, ifade etmektedir
ki
"Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir
ilimdir o. Öyleyken ne tahsile, ne ders çalışmaya hacet kalmadan;
zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri
alabilir".[6]
Nursi'nin bazı risaleleri, yalnızca Arap harfleriyle yazılmıştır. Bu
tür metinleri, Arap alfabesiyle yazılmış metinleri okuyabilen
yazarların yazdıklarından ve aktarmalarından yararlanarak
değerlendirmeye çalıştım. Bunların içerisinde özellikle Sikke-i
Tasdik-i Gaybi, Said 'in kendisini ve Nurculuğu nasıl gördüğünün
anlaşılması bakımından önemlidir. Bu risale, Turan Dursun'un
Müslümanlık ve Nurculuk isimli kitabında ayrıntılı bir biçimde
incelenmiş ve aktarılmıştır. Turan Dursun'un bu yapıtında Sikke-i
Tasdik-i Gaybi başlıca kaynak olarak alınmış ve inandırıcılığı
sağlayabilmek bakımından, kitabın arkasında Sikke-i Tasdik-i
Gaybi'den yararlanılan bölümlerin fotokopileri de verilmiştir.
Turan Dursun, bu kitabını mümin bir müslüman olduğu dönemde yazmış ve
bu kitabında Said Nursi'yi ve Nurculuğu İslamiyet açısından da
irdelemiştir.

Said Nursi'nin Önemi
Said Nursi'nin önemi nereden kaynaklanıyor? Daha doğrusu, Said
Nursi'yi taraftarlarının gözünde neredeyse (bunun abartılı bir ifade
olmadığını sanıyorum) peygamber mertebesine çıkaran nedir? Turan
Dursun'un, Nursi'nin özgün kaynaklarından yaptığı aktarmalara
dayanarak bunları ortaya koymaya çalışalım.
Nursi'nin bu konudaki başarısının sırrı, esas olarak, kendi
ifadesiyle Kuran'ı kendisine dayanak yapmak suretiyle müritlerinin ve
taraftarlarının gözünde erişilmez bir yer kazanabilmiş olmasıyla
açıklanabilir.
Bu çabasında Kuran'dan nasıl yararlandığını ifade ederken
"Ben,
Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum"
demektedir.[7] Bunun için yaptığı, Kuran'daki bazı ayetleri alıp
bunları, kendisini öven, kendisini önemlileştiren yorumlara
kavuşturmaktır.
Örneğin, Kuran'da Nur Suresi'nde yer alan bir ayette, ateşsiz yanan
nurdan bahis vardır. Said Nursi, burada nurdan bahsedilmesinden
hareketle, Nur Suresi "Hem işaret eder ki, Risale-i Nurların müellifi
de ateşsiz yanar. Tahsil için külfet ve ders alma zorunluluğuna
katlanmadan nurlanır ve alim olur" diyebilmektedir. Yani, Nur
Suresi'nde ateşsiz yanan bir alevden bahsedildiğine göre, buradan,
kendisi de eğitim görmeden nur gibi parıldayan bir insan olduğunun
Kuran'da işaret edildiği sonucuna varmaktadır.[8]
Hûd Suresi'nin 105'inci ayetinde,
"içlerinde bedbaht olanlar da said
olanlar da vardır" denilmektedir.
Said sözcüğünün, Arapça'da mutlu
anlamına geldiğini öğreniyoruz. Nursi, bu ayette, "said" sözcüğünün
yer almasına dayanarak, kendisinden söz edildiği sonucuna
varmaktadır.
Kuran'dan bu şekilde kendisini yüceltici sonuçlar çıkarabilmek için,
eskilerin "cifir" dediği yöntemden de yararlanmıştır. "Cifir",
harflere bazı sayılar izafe ederek geleceği bilme olarak ifade
edilir. Çok saygın pek çok İslam bilgini, İslamiyetle tanışıklığı
olan, İbn-i Haldun'dan Ziya Paşa'ya kadar herkes, "cifir" yönteminin
İslamiyet'le alakası olmayan uydurma bir metot olduğunda
müttefiktirler.
Ziya Paşa'nın Harâbât'ında da "cifir" yöntemini hicveden dizeleri
vardır:
"Müstakbele şimdi hükmolunmaz!
Gaipteki Cifir ile bulunmaz"
"Cifir", ne denli uydurma bir yol olsa da, kimilerince geleceği bilme
yöntemi olarak kabul edilir. Gerçekte, Said Nursi'nin yaptığı çok
daha garip bir çabadan ibarettir. Onun yaptığı, "cifir" yöntemiyle
geleceği bilmek iddiasından farklıdır. Nursi'nin çabası, çoğu yerde,
kendisiyle ilgili bazı olguların ve oluşumların, geçmişte, hem de
Kuran'da öngörülmüş olduğunu ispat etmeye yöneliktir.
Örneğin, Enam Suresi'nin 161 inci ayeti Peygambere hitaben,
"De ki:
Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola iletmiştir" denilmektedir. Nursi,
burada da kendisine hitap edildiği kanısındadır.
Bu kanısının ilginç
bir dayanağı vardır. Bu ayetin sayı değeri, "cifir" hesabına göre
1316'dır. Bu da Said'in Nur Risalelerini hazırlamaya başladığı
tarihtir; kendisinin kastedildiğini buradan çıkarsamaktadır.

Bütün bunlarla ne anlatmak istediğim çok açık olmamış olabilir. Ne
anlatmak istediğimi ortaya koymak bakımından, izninizle bir örnek
vereyim. Örneğin, benim soyadım, Işıklı olduğuna göre, Nursi gibi
düşünecek olsaydım, Atatürk'ün sözlerinde nerede ışık sözcüğü
geçiyorsa, orada beni kastettiği sonucuna varmakta haklı olabilirdim.
Veyahut "Ey Türk Gençliği, birinci vazifen..." diye başlayan hitabı
ele alırdım, oradan bazı harflere, bazı sayılar atfederek başka bazı
sayılara giderdim; o sayıları böler, çarpar, benimle ilgili bir
rakama ulaşabilirdim. Hiçbir şey bulamasam, bizim Amasya'daki evin
kapı numarasını çıkarabilirdim, örneğin. Böylece, Atatürk'ün "Ey Türk
Gençliği" derken, beni kastetmiş olduğu sonucuna varmakta haklı
olabilirdim.
Nursi'nin izlediği böyle bir yöntemdir ve bu yoldaki çabalarına dair
verilebilecek örneklerin sonunu getirmek zordur.
Bakara Suresi'nin 269 uncu ve 151 inci ayetlerinde sözü
edilen,
"kendisine anlatılan, hikmet verilen, hikmeti öğreten ve
herkese bilmediği şeyleri bildiren kişinin" de kendisi olduğunu ileri
sürmektedir.[
9]
Bu örnekler artırılabilir.
Tevbe Suresi'nin 33 ve Saff Suresi'nin 8
inci ayetlerinde sözü edilen nurun da Risale-i Nur'un nuru olduğundan
emindir.[10]
Sadece Kuran'da değil, başka dinsel kaynaklarda da örneğin, Hazreti
Ali'nin sözlerinde de kendisinin işaret edildiğine dair kanıtlar
bulmuştur. Hazreti Ali, Kaside-i Cel Celutiyesi'nde
"Ey değeri yüce
olan İsm-i Azamı taşıyan kişi Dövüş korkma! Savaş; çekinme!" derken
Said Nursi'yi kastetmişmiş. Nasıl anlıyor kendisinin kastedildiğini?
Kitabı her açışında o sayfa kendiliğinden açılıyormuş; bundan dolayı
burada kastedilenin kendisi olduğundan emin ve müritleri de bundan
şüphe etmiyorlar.[11]
Abdülkadir Geylani de
"Ey müridim! sen zamanın Abdülkadir Geylani'si
ol, Tanrıya içtenlikle yönel, said ve mutlu olarak yaşarsın" derken
yine Said Nursi'yi kastetmekteymiş.[12]
Said Nursi'nin, çok önemli bir kişi olduğuna dair başka kanıtları da
vardır. Ona göre, kendisinin çocukken çok gururlu olması, gelecekte
önemli bir insan olarak ortaya çıkacağını önsezi yoluyla anlamasının
sonuçlarıymış. Ayrıca, Nurs köylülerinin övünmeyi çok seven insanlar
olmaları da, Said gibi böylesine önemli bir şahsiyetin aralarından
çıkacağını gene önsezi yoluyla hissetmelerinden ileri gelmekteymiş.
[13]

Risale-i Nurların Önemi
Said Nursi'nin yazdıkları, Risale-i Nur adı altında derlenerek
yayınlanmıştır. Bunlar, Said-i Nursi'nin başlattığı Nurculuk
tarikatının (veya Ceza Kanunu hükümlerine çarpmayacak bir deyimle,
akımının) temel kaynaklarını oluşturmuştur. Said Nursi, Kuran'ın
çeşitli ayetlerinde Risale-i Nurların haber verildiği kanısındadır.
Hicr Suresi'nin 87 nci ayetinde "And olsun ki, sana her zaman
tekrarlanan yedi ayetli Fatihayı ve büyük Kuran'ı verdik"
denilmektedir. Nursi'ye göre, burada da Risale-i Nur'a işaret
ediliyormuş.
Said Nursi'nin ve Nurcuların Risale-i Nurlara atfettikleri önemin
sınırı yoktur. Nursi'ye göre, İkinci Dünya Savaşı'na girmemizi
önleyen Risale-i Nur olmuştur;[14] Risale-i Nur okuyanların evi
yangından kurtulur;[15] Risale-i Nur'u çekirgeler, kuşlar bile dinler.
[16]
Said-i Nursi bununla da kalmamakta, Risale-i Nurları sanki Kuran ile
eşdeğerli veya onun benzeri bir kaynak olarak belirlemektedir.
Risale-i Nur'un, Said Nursi'ye Allah tarafından verildiği ileri
sürülmektedir.[17] Oysa, İslam'da Tanrı tarafından verildiğine
inanılan kutsal kitapların sonuncusu Kuran'dır ve İslam'ın
Peygamberine verilmiştir.
Said Nursi'ye göre
"Kur'an'ı Kerim'in ruhu, Risale-i Nur'un cesedine
girmiştir"; [18] ve "Risale-i Nur, Kur'an'ın bir aynasıdır".[19] Öte
yandan, Nurcular inanırlar ki "Risale-i Nur, Kur'an'ı Kerim'den
süzülmüştür";[20] ondan bir "sızıntı"dır. Said Nursi'nin gerek
kendisi, gerekse Risale-i Nurlar ile ilgili olarak ileri sürüdüğü bu
tür iddialar, Şuâlar isimli risalesinde de yer almaktadır.[21]
Risale-i Nurlar hakkında ortaya konulan bu değerlendirmelerin,
Tanrı "kelam"ı olduğuna inanılan Kuran'a eşit veya ortak olan bir
başka şeyin varlığına inanmak anlamına geldiği açıktır. Böylece,
Peygambere ve Kuran'a "şirk" koşulmuş; yani, İslamiyet'in en büyük
günah saydığı bir fiil işlenmiş olmaktadır. Çünkü, İslam'ın temel
inançlarına göre, Hazret-i Muhammet en son peygamberdir ve Kuran,
eşsizdir, benzeri yoktur.
Bu nedenledir ki Nurculuğu İslam dininden ayrılmış veya sapmış bir
akım olarak görenler, açık ve kesin bir haklılık kazanmış
olmaktadırlar.
Kerametlerin Anlamı
Said Nursi'nin müritleri, onun çok çeşitli ve önemli kerametlere
sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunların bir kısmını gördük. Ancak,
sıralanabilecek daha pek çok başka örnekler vardır.
Örneğin, Said Nursi'nin geleceği bilmesi, müritlerinin ısrarla
belirttikleri bir özelliğidir.[22] Ayrıca, müritleri, onun yanında,
sonsuz bir bereket sonucu olarak bazı besin maddelerinin
tükenmediğini ileri sürmektedirler.[23]
Yıllar önce, sendikal eğitim amacıyla gittiğim bir Orta Anadolu
kentinde karşılaştığım bir işçi arkadaş, bana, Said Nursi'nin
herhangi bir mevsimde dilediği her türlü meyveyi yoktan var ederek
temin edebilecek güce sahip olduğunu anlatmıştı. Kendisi gözleriyle
görmüş değildi, ama bunun doğruluğuna samimiyetle inandığında şüphe
yoktu. Kendisiyle tartışmış, böylelikle düşüncelerini
değiştirebileceğimi sanmıştım. En ufak bir kımıldama sağlamam mümkün
olmadı. Şimdi, bu durumdaki bir insanla tartışmanın fazla bir anlamı
olmadığını daha iyi görüyorum.
Çalışmanın daha sonraki bölümlerinde , Fethullah Gülen ile ilgili
olarak da bu türden keramet iddialarının bulunduğunu göreceğiz.
Kiminle ilgili olursa olsun, keramet konusunda anlaşmak genellikle
mümkün değildir. Ancak, bir noktada anlaşmak gerekir. Bir kimsenin bu
tür kerametlere sahip olduğuna inanmak, onun her söylediğinin
tartışmasız doğru olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaz.
Bir örnekle açıklamak gerekirse, Said Nursi'nin veya Fethullah
Gülen'in kerametlerine inanan bir insana bunların saçma şeyler
olduğunu ispata kalkışmak, çoğu zaman, abesle uğraşmak anlamına
gelebilir. Çünkü onun böyle şeylere inanması, mantığa dayalı bir
ispatlama çabasının sonucu değildir ki aynı yolla aksini ispat etmek
mümkün olsun.
Genel olarak keramet iddiaları, bir başka deyişle, bilimsel olarak
açıklanması en azından şimdilik mümkün olmayan bazı olayların veya
yeteneklerin bulunduğuna ilişkin iddialar, tartışmalı bir alan olan
parapsikolojiyi ilgilendirir. Bir an için bu konularda ileri sürülen
iddiaların, parapsikolojiyle ilgilenenlerin gerçekliğine ihtimal
verdikleri, "durugörü" (clairvoyance), "önceden görme" (prévoyance)
veya "düşünce ile eşyaya uzaktan hükmetme" (télékinésie) türünde
olgular olarak kabul etsek bile, Nursi'nin bir "dini lider", "din
bilgini", "bediüzzaman".. olduğu yolunda bir sonuca varmak için
bunların yeterli olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü gene
parapsikolojiyle ilgilenenler bilirler ki bu tür yetilere sahip
olanlar, zeka ve karakter düzeyleri bakımından çok değişik türde
insanlar arasından çıkabilmektedir.
Ayrıca, böyle yetilere sahip olduklarına inanılanlar arasında Yaşar
Kemal'in Yer Demir, Gök Bakır'ındaki Taşbaş gibi kendisine
başkalarının keramet atfettiği masum kişilikler, Rusya'daki Rasputin
gibi esrarengiz isimler, düpedüz şarlatanlar veya Amerika'da çok
görülen türde tehlikeli sözde tarikat şeyhleri... de
bulunabilmektedir
Dolayısıyla, bir kimsenin keramet sahibi olduğuna inananlar, onun her
söylediğini tartışmasız bir doğru olarak kabul etmek ve herkesin bunu
böylece kabul etmesini beklemek hakkına sahip olmamalıdırlar. Gene
konumuzla ilgili somut öneklere dönecek olursak, Said Nursi söylediği
için Atatürk'e "deccal"[24] demenin veya Fethullah Gülen savunduğu
için ABD ile entegrasyona gitmenin[25] doğruluğunu kabul etmek
elbette ki mümkün olamaz. Çünkü hiç bir keramet iddiası, akıl ve
mantık kurallarını, tarihsel gerçekleri ve ülke yararlarını
görmezlikten gelmeyi haklı çıkaramaz.

Nurculuğun Güncelleştirilmesi

Said Nursi, daha sonra göreceğimiz, Nurculuğun günümüzdeki önde
gelen temsilcileri olan Fethullahçılara kıyasla, yerli çizgileri daha
ağır basan bir hareket başlatmış ve sürdürmüştür. Nurculuğun
uluslararası bağlantıları, Said Nursi'nin ölümünden sonra ve
özellikle de son dönemlerde yoğunlaşmıştır.
Bu durum, son dönemlere damgasını vuran, Yeni Dünya Düzeni olgusuyla
ve onun özünü oluşturan "küreselleşme" dayatmalarıyla yakından
ilgilidir. Bu çerçevede Said Nursi'nin ve Nurculuğun, esasen
gündemden hiç bir zaman silinmemiş olan yerinin, yeni bir vurgu
kazandığına tanık olmaktayız.
Sovyetlerin çöküşüne kadar, İslamiyet'ten Sovyetleri kuşatma altında
tutmada yararlanmış olan güçler, haliyle farklı arayışlar içine
girmiş bulunuyorlar. Bir başka deyişle, artık ünlü "yeşil kuşak"
stratejisinin varlık nedeni kalmamıştır. Öte yandan, yeryüzünü,
avuçlarının içine sığdırabilecekleri bir küresel köye dönüştürmek
isteyen uluslararası güçler, yalnızca Sovyetleri yıkmakla emellerine
ulaşmış olamayacaklarını görmektedirler. Bunun için ve hepsinden
önemli olarak, Atatürk'ün deyimiyle "mazlum milletler"in kurtuluş
umudunun tümüyle ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Bu da Kemalizm'i
tarih sahnesinden silmeden başarılabilecek bir iş değildir.
Küreselleşme, 70'li yıllardan bu yana derin bir bunalıma yuvarlanmış
olan uluslararası sermayenin, bu bunalımı aşmak için oluşturduğu
evrensel modelin önemli bir yönüdür. Küreselleşme, "egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız
şartsız uluslararası sermayenindir" demektir. Bunun için, sosyal
devletin ortadan kaldırılmak istendiği bir tarih aşamasında, onunla
birlikte, ulusal devlet, demokrasi ve ülkemiz gerçekleri çerçevesinde
bütün bunları somutlaştıran bir tarihsel çizgi olarak Kemalizm, yoğun
saldırılarla karşı karşıyadır.
Kemalizm, ortadan kaldırılmaya çalışılırken onun yerini neyin
alacağına da karar vermişlerdir. "Ilımlı İslam" bunun için
icadedilmiştir.
İslâm sıfatının arkasına sığınan bu akımın
ılımlılığı, efendileriyle ilişkileri çerçevesinde söz konusudur.
Yoksa, Kemalist değerler ve devrimler(örneğin kadın hakları)
karşısında daha ılımlı olunacağına dair bir anlam içermemektedir.
CIA'nın Orta Doğu Masası şeflerinden Fuller, yeni stratejilerinin
işaretini şöyle vermiştir:
"Ilımlı İslâmı benimseme, Atatürk'ün
görüşlerinden vazgeçme, Ortadoğu ve Kafkaslar'da serbest piyasanın ve
ABD'nin tavsiye ettiği İslamı yaymak".[26]
Esasen Fuller, Mustafa Kemal'in eserlerinin ve düşüncelerinin
silindiğine dair hükmünü vermiştir bile. Ufuk Güldemir ile yaptığı
mülâkatında bu görüşünü şöyle anlatıyor:
"
Ancak dünyada hiç bir lider ne George Washington, ne Nehru, ne
Lenin, ne Gandi sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün veremedi. Oysa
İncil ve Kur'an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, sonra
zaman içinde düşünceleri siliniyor. Oysa Kur'an ve İncil yaşıyor.
İşte Mustafa Kemal'in başına gelen de her tarih yazmış liderin başına
gelenden farklı değildir."[
27]
Böylece Fuller, Atatürk'ün,
Cumhuriyet'in "ilelebet" (sonsuza kadar)
yaşayacağı yolundaki düşüncelerini yanıtlamaya çalışmış olmaktadır.
Zira,
Mustafa Kemal'in "sonsuza kadar" yaşayacağını söylediği "ürün"
Türkiye Cumhuriyeti'nden başka bir şey değildir.
Kemalizm'e ve Cumhuriyete karşı "Ilımlı İslam" rolünü oynama
görevinin, Nurculuğa ve özellikle de bu akımın Fethullah Gülen
tarafından temsil edilen kanadına verildiği anlaşılmaktadır.
Bu çerçeveye oturtulduğunda, Said Nursi'nin gündemdeki yerine yeni
vurgular getirmek amacıyla Batı'da ve özellikle Atlantik ötesinde
gerçekleştirilen çabaların anlamını kavramak biraz daha
kolaylaşmaktadır. Gerçekten de Nurculuğa ve Said Nursi'ye, ünlü
Moon tarikatına benzer bir ağırlık kazandırmak için akıl almaz
çabalar sarf edilmektedir. Risaleleri bazı Batı dillerine
çevrilmekte; değişik kurumlarda bunlar inceleme konusu yapılmakta;
örneğin, Kaliforniya'nın El Cerrito kentinde görüldüğü üzere,
yalnızca bu amaca yönelik araştırma kurumları oluşturulmaktadır.
Said Nursi'yi ve Nurculuğu güncelleştirmek ve uluslararası düzeyde
önemli kılmak yönündeki çabalar,
Şerif Mardin'in tam da "Yeni Dünya
Düzeni"nin doğuşuyla birlikte piyasaya sürülen, Said Nursi hakkındaki
kitabıyla yeni bir halkaya kavuşmuştur. [28]
Halen Amerika'da Washington Üniversitesinde görev yapmakta olan Şerif
Mardin, 1998 Mart ayı başında Türkiye'ye geldiğinde, basına yansıyan
açıklamalarından anlaşıldığına göre, daha özgür olduğu için
Amerika'da yaşadığını ifade etmiştir. Oysa, Türkiye'de özgürlüklerin
en çok kısıtlandığı 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bile, bilindiği
kadarıyla, bu zatın başına en ufak bir şey gelmiş değildir.
Said
Nursi'yi ve Nurculuğu Kemalizm karşısında göklere çıkaran kitabı da
Türkiye'de özgürce basılmış ve satılmıştır.
Bütün bunlardan sonra, Şerif Mardin'in kendisini Aksoy'lar, Üçok'lar,
Mumcu'lar... safında bir özgürlük kahramanıymış gibi göstermeye
kalkışması biraz garip kaçmıyor mu!
Ayrıca sorulması gerekir: Şerif Mardin, Martin Luther King gibi veya
Kennedy kardeşler gibi, Amerika'da mevcut özgürlüklerin sınırlarında
dolaşmasını gerektiren bir şeyler mi yapmıştır ki orada daha özgür
olduğu sonucuna varabilmiştir?
Bütün bunlara rağmen, açıklamadığı ve açıklayamadığı türdeki ve
dozdaki bazı etkinlikleri bakımından, Amerika'nın Türkiye'den daha
elverişli ve tatminkar bir ortam oluşturduğunu ve daha zengin
olanaklar sunduğunu ifade etmek istemekteyse, buna karşı söylenecek
söz bulmak kolay değildir.
Şerif Mardin'in Said Nursi Hayranlığı
Şerif Mardin'in anılan kitabında yapmış olduğu, Said Nursi'ye
doğrudan değinmiş olduğu her yerde hayranlığını dile getiren ve
derin övgüler içeren bazı ifadeler sıralamaktan ibarettir. Bunları
kanıtlamak veya bu hayranlığa gerekçe olan olguları açıklığa
kavuşturmak, onun sorunu değildir
Yazarın bu tür değinmelerini, şöyle sıralayabiliriz:
"Said Nursi, zamanımızda Müslümanlar için uygun düşen tavrın
ilkelerini Kur'an'dan çıkaran bir İslam bilimleri uzmanı olarak
görülebilir."[29]
"Said Nursi'nin mesajının modernleşme akımlarından birini
oluşturduğu söylenebilir."[30]
"Said Nursi'nin Aydınlanma felsefesinin içinden doğmuş fikirleri
kendi sistemine yedirmesi..."[31]
"Said Nursi'nin kişiliğini oluşturan ve kendisi henüz gençken
belirginleşen özellikler arasında, E.Erikson'un Luther'e atfettiği
karakter özelliklerini anımsatan bir kararlılık da
bulunmaktadır.Resmi biyografisine göre, çocukluk dönemi
inatçılığından anlaşılabileceği gibi, sahip olduğu misyon çok erken
yaşlarda belirgineşmiştir; bunda bir velinin hayatında gereken
vurguyu görmemiz mümkündür."[32]
"Çünkü o, kendisini millet'e din'e ve devlet'e adamış bir
kişiydi."[33]
"...parlak bir dağlı çocuk..."[34]
"...geleneksel İslam bağnazlığının hantallığını yok etmiş ve modern
Avrupa düşüncesinde görüldüğü biçimiyle doğanın yasalarını kavramaya
yönelik bir akım başlatmıştır."[35]
"Said Nursi'nin büyülü üslubu (...) Said Nursi'nin kıvraklığının,
sarsıcı üslubunun ve gramer kurallarına aykırı cümlelerinin çekici
etkisi (...) Türkçe cümlelerine özel bir ahenk veren Arapçalaşmış
zengin kelime hazinesi (...) Said Nursi'nin retoriğinde, Kur'an
üslubunu çağrıştıran yönler bile bulunmaktadır."[36]
Said Nursi'ye böylesine cömert övgüler sıralamış olan yazar, onun
hakkında olumsuz eleştiri anlamına gelebilecek tek bir sözcüğe
kitabında yer vermemiştir. Tam tersine, Said Nursi'nin kişilik
yapısı hakkında kuşku uyandırabilecek bazı iddiaları yalanlamakta
özenli davrandığı görülmektedir. Örneğin, Nursi'nin Sultan
tarafından akıl hastanesine kapattırılmış olmasıyla ilgili
olarak "yapılan muayeneler sonunda akli dengesinin yerinde olduğu
açıkça ortaya çıkmıştır"[37] demektedir.

Bütün bunlardan sonra, Mardin'in kitabında Nursi'nin kişilik yapısı
ile ilgili olarak çok ustaca bir üslupla ve ima yollu bazı
eleştiriler ortaya konulduğuna dair görüşleri anlamak büsbütün
olanaksızlaşmaktadır. Kitap üzerinde tartıştığımız kimileri,
Mardin'in bu tavrına kanıt olarak aşağıdaki cümlelerini bir örnek
olarak ileri sürmüşlerdir: "Belirttiğine göre, özel dünyasının yarısı
annesinin ölümü ile kaybolup gitmişti; Abdurrahman'ın ölümü ise,
özel evreninin diğer yarısının da yokolması anlamına geliyordu. Buna
rağmen, Abdurrahman'ın ölümü ile ortaya çıkan kayıp, kısa bir süre
sonra, kendisini Said Nursi'nin hizmetine ve yazılarının
propagandasına adayan bir başka genç tarafından telafi
edilecekti."[38] Ancak, benim görüşüm, bu türden satırların Nursi ile
ilgili küçültücü bir ima amacı taşımadıkları veya o yönde
algılanmalarının ve değerlendirilmelerinin mümkün olamayacağı
doğrultusundadır.
Şerif Mardin'e Göre, Said Nursi'nin Kerametleri
Mardin, böylesine derin hayranlık ifadeleriyle andığı Nursi ile
ilgili bazı "keramet" iddialarını da hiç bir eleştiri süzgecinden
geçirmeye ve bu iddialara inanmadığına dair herhangi bir kayıt
koymaya gerek duymaksızın(örneğin, iddiaları tırnak içine almak
gibi) olduğu gibi nakletmiştir.
Mardin'in naklettiklerine göre, Nursi'ye medrese öğrenciliği
çağlarındaki bir rüyasında "Hazreti Muhammedi görme izni"
tanınmıştır.[39] Nursi, gençlik yıllarına ait bir başka rüyada
da "Kadiri tarikatının kurucusu Abdükadir Geylani'yi gördü". Mardin,
bu olayı bir "dini lider" olarak Nursi'nin "ortaya çıkışı yalnızca
bir tesadüf sayılmamalıdır" yolundaki görüşünün kanıtı olarak ileri
sürmektedir.[40]
Mardin, ayrıca, 1890'ların başında, elleri kelepçeli olarak
Bitlis'e gönderilirken "Nezaretçileri, ibadet için yürüyüşlerine ara
verdiklerinde, Molla Said'in her nasılsa kelepçelerinden kurtulmuş
biçimde ibadete hazırlandığını görmüşlerdir"[41] diye yazmaktadır.
Öte yandan, gene Mardin'in naklettiğine göre, Said Nursi, ertesi gün
kendisine sorulacak soruları "önceden malum olma yoluyla" bilme
yetisine sahiptir.[42]
Bütün bunlardan sonra, çok açık bir biçimde, inanmış bir Nurcunun
kitabını okuduğumuz izlenimine varabiliriz. Ancak, bazı zihinleri
karıştıran şu hususu da görmezlik edemeyiz: Böyle bir kitabın
yazılmasında, bir takım laik Batılı bilim adamlarının tahlillerinin
ve kuramlarının açıklamasına geniş bir yer ayrılmış olması ve
bunların, kitapta ortaya konulan bazı görüşlerin dayanakları
oldukları yolunda bir sanı uyandırma gereksinimi duyulmuş olması
şaşırtıcıdır. Zira, keramet sahibine inanan insanların, bu yolda
bilimsel kanıtlamalara gereksinimi olmamak gerekir. Acaba,
kendisinin inanmadığı bazı konulara, bilimsel kaygıları olan
çevreleri inandırmak veya en azından ilgilerini çekmek isteyen
birisi ile mi karşı karşıyayız?

Şerif Mardin'e Göre, Nurculuk ve Kemalizm
Nurculuk, bir çok bakımlardan, Cumhuriyetin bir antitezi ve Kemalizm
karşıtı bir hareket olarak ortaya çıkmış ve kendisini tanımlamıştır.
Dolayısıyla, hilafetin yanında yer almıştır.
Said Nursi, "hilafet saltanatının vefatı"ndan duyduğu hüznü gizlememiş
[43] ve nurculuğun rolünü "Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı"[44]
ile karşı çıkmak olarak belirlemiştir.
Mardin'in anlatımında da Nurculuk ne denli olumlu bir çizgiyse,
Kemalizm de onun karşısında o denli bir olumsuzluğun ifadesi olarak
ortaya konulmaktadır.
Mardin'in Kemalistler ile ilgili şikayetleri, öncelikle,
Nurculuğun "sosyolojik dinamiğini anlamak"[45] yerine,
Nursi'ye "gerici", "düzenbaz" ve "istismarcı"[46] gibi sıfatlarla
karşı çıkmalarıyla ilgilidir. Bununla, kimleri kastettiği belli
değildir.
Oysa, ağır küfür anlamı taşıyan sıfatlar kullananlar nurculardır;
sayısız vesilelerle Kemalistlere karşı ağır küfürlerle
saldırmışlardır.
nevertforyou is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 17:25   #8 (permalink)
kemanci1
Albay
 
kemanci1's Avatar
 
Giriş Tarihi: 14-10-2007
Konum: Türk Bayraginin Gölgesi
Mesajlar: 1,427
Rep Gücü: 2235
Rep Puanı : 557385
kemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımazkemanci1 Beni kesseler acımaz
Varsayılan









Bolsevik Baykuslari....


.
__________________


4. Siyasi kişi ve kurumlarla hiçbir zaman polemiğe girmek istemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 yıldan bu yana devam eden terörle mücadele sürecinde, ilk defa bu tür anlamsız saldırılara hedef yapılmak istenmektedir. Bu saldırılar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadele azmine, hainlerden daha fazla zarar vermektedir. 04 Mart 2008

kemanci1 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-05-2008, 01:40   #9 (permalink)
oita
Çavuş
 
oita's Avatar
 
Giriş Tarihi: 28-10-2007
Mesajlar: 35
Rep Gücü: 34
Rep Puanı : 8380
oita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımazoita Beni kesseler acımaz
Varsayılan

paylaşım için saol
oita is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-05-2008, 05:38   #10 (permalink)
siyaset
Orgeneral
 
siyaset's Avatar
 
Giriş Tarihi: 19-05-2007
Konum: BÜTÜN VATAN TOPRAĞI
Mesajlar: 3,615
Rep Gücü: 3078
Rep Puanı : 765738
siyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımazsiyaset Beni kesseler acımaz