![]() |
|
|
#12 (permalink) | |
|
Albay
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 29-05-2007
Mesajlar: 1,483
Rep Gücü: 1476
Rep Puanı : 367271
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
Türkçe her yerde yaygınlaştırılmalı. Dükkan adlarının, otellerin adları da Türkçe olmalı. Televizyon adlarının çoğu İngilizce. Atatürk TDK'nu niye kurdu? Atatürk'ün bir vasiyetidir Türkçe'nin korunması, geliştirilmesi. Ben onları da yanlış buluyorum.Bizim Türkçemiz güzeldir, her yere yeter, her anlatımı karşılar.
__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, diğer her şeyi de Atatürk'e..."
Daniel Dumoulin Son Düzenleme eğitimci tarafından : 20-05-2008 at 12:09. Neden: Ekleme |
|
|
|
|
|
|
#13 (permalink) | |
|
Orgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-11-2006
Konum: Bayrağın Dalgalandığı Her Yer
Mesajlar: 3,714
Rep Gücü: 4262
Rep Puanı : 1061581
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
gerekli cevap için teşekkürler. Dualarınızı türkçe yapınız cenab-ı hak şüphesiz işitmeye kudreti yetecektir.
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
|
#14 (permalink) | |
|
Orgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-11-2006
Konum: Bayrağın Dalgalandığı Her Yer
Mesajlar: 3,714
Rep Gücü: 4262
Rep Puanı : 1061581
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
arkadaşım imzan dikkatimi çekti medem Allaha imanın var o zaman amentü suresini bir okursan KAZÂ VE KADERE İNANMAK Îmânın altıncı şartı,hayır ve şerrin Allahtan olduğuna inanmaktır. Amentüdeki, "Ve bil-kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ" demek, "Hayır ve şer, iyilik ve kötülük, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü teâlânın takdîriyle, ya'nî ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-i mahfûza yazmasıyla olduğuna inandım, îmân ettim. Kalbimde, aslâ şek ve şüphe yoktur." demektir. Bu, kazâ kadere inanmak demektir. Kazâ, kader, ya'nî alın yazısı, bir insanın doğumundan, ölümüne kadar, başına gelecek, işlerdir. Kazâ da, bu işlerin başa gelmesidir. Amentünün sonundaki, Kelime-i şehâdetin kısaca ma'nâsı da şöyle: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh" demek, "Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve resûlüdür" demektir. gelelim senin savunduğun şeye Türk dil kurumu türettiği kelimeleri güncel ve kullanılabilir karşılıklar bulmuş olsaydı halk benimserdi. Tabiki her kelimemiz öz türkçe olsun ama kendi Halkın bile mağazalarına yabancı isim koymada yarışırken daha türkçeni memleketinin doğusunu konuşturamazken neyi amaçlıyorsun Arapçada kullanılan harfler ve seslerin senin alfabende bile karşılığı yokken anlatılmak isteneni nasıl aktarmayı düşünüyorsun. Daha Nur suresinin meali konusunda bile antakt sağlıyamamışken kalan sureleri nasıl çevireceksin. Cenab-ı hakkın bir bildiği varki kuranı arapça indirdi isteseydi Türkçede indirirdi. Demekki Allaha imanımız varsa indiridğine de inanmak ve kabul etmek düşer.
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
|
#15 (permalink) |
|
Orgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-11-2006
Konum: Bayrağın Dalgalandığı Her Yer
Mesajlar: 3,714
Rep Gücü: 4262
Rep Puanı : 1061581
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Eğer Kur’an İngilizce olarak inseydi, aynı bozuk mantıkla, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı İngilizce indirdi) diyecekti. Maksadı yanlış bulmak olduktan sonra her şeyi tenkit eder. Yusuf suresinin, (Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:
Biz Kur’an-ı kerimi herhangi bir lisan ile değil, en geniş, en açık, en âhenktar olan Arap lügâtı üzere indirdik. Eğer akıllıca düşünürseniz, bu Kitabın ulviyetini, kendisinin bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini, müslüman olmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur’an-ı kerim, sizin lisanınızla indi. Bugüne kadar birçok edebiyatçının, şairin sözünü dinlediniz. Hiçbirisine benzemiyor. Bunun insan sözü olmadığını, İlahi bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız. Demek ki âyetteki anlamak, bunun ilahi kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkamını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, (Ey Resulüm, Kur’an-ı kerimi insanlara açıklaman için indirdik) mealindeki âyet-i kerimeye zıt olurdu. (Nahl 44) Eğer Yunanca olsaydıFussilet suresinin, (Eğer biz Kur’an-ı kerimi yabancı bir dilde okunan bir kitap kılsaydık. Diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Muhatapları Arap olduğu halde, Arapça olmayan bir kitap mı geldi) mealindeki 44. âyet-i kerimesinin tefsirlerdeki açıklaması da şöyledir: Kur’an-ı kerim [İbranice, Yunanca falan değil] sizin lisanınızda, yani Arapça’dır. Siz Arap olduğunuza göre, ifâdelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’an-ı kerimin İlahi bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa, (Siz Arap olduğunuza göre, Kur’anın ahkamını da anlarsınız) denmiyor. [Tokatlı Şeyh-ül-islam Mustafa Sabri efendi, (Biz Arabi’yi az biliriz. Fakat Kur’an-ı kerimi Araplardan daha iyi anlarız) buyuruyor.] Lisanı Arabi olan herkes Kur’anı anlayamaz. Lisan ayrı, ilim ayrıdır. Türkçe bilen insan, tıp, hukuk, fen gibi bilgileri bilir mi? Kur’an-ı kerim baştan başa bir ilim deryasıdır. Her Arabi bilen Kur’an-ı kerimi nasıl anlar? Ateist yazar gibi, tercümesini okuyup da, (Bakın Kur’anda çelişki var) demek ne kadar abes ve saçmadır. Eshab-ı kiramın anlayışıEshab-ı kiramın hepsi müctehid, birer büyük âlim oldukları halde, âyet-i kerimeleri farklı anlamışlar, ictihadları farklı olmuştu. Mezheplerin çıkışında da âyet-i kerimelerin farklı anlayışının rolü vardır. Urvet-ül-vüska Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki: (Bir gün Resulullah, Hz. Ebu Bekire Kur'an-ı kerimin ince manalarından birkaçını onun seviyesine göre anlatıyordu. Hz. Ömer yanlarına gelince, konuşma üslubunu ve bahsettiği ince sırları, onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Yanlarına Hz. Osman gelince yine üslubunu değiştirdi. Hz. Ali gelince de böyle yaptı. Resulullah efendimizin, her değiştirmesi, oraya gelen zatların istidatlarının farklı oluşlarından idi.) [M. Masumiyye 59] Hadis-i şeriflerde (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu), (Osman’ın şefaati ile Cehennemlik yetmiş bin kişi sorgusuz Cennete girecektir) ve (Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır) buyuruldu. Her üçü de bu derece yüksek olduğu ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Hz. Ebu Bekire anlatılan tefsiri bile anlayamadılar. Çünkü Peygamber efendimiz herkese derecesine göre anlatıyordu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsanlara akıllarına, anlayışlarına göre söyleyin, onlara [dinin hükmünü] inkâr ettirecek şekilde söylemeyin ki, Allah’ı ve Resulünü yalanlamasınlar.) Allahü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Bazıları, bizzat kendim anlayacağım diye inat ediyor. Herkes kendisi anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı? Kur’an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin manalarını Resulullah efendimize sorarlardı. Bir Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kur’an, Allah’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace] Kur’an-ı kerim çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kağıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir. Mealen buyuruluyor ki: (De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 109, Beydavi] Anayasayı, bir kanunu anlamak için hukukçulara gidiliyor. Halbuki bunları da insan yazmıştır. Bir kanundan bile herkes aynı şeyi anlamazken, Allah’ın kelamını herkes nasıl hemen kolayca anlayabilir? [b]Doğrusunu anlayabilmek için, bir Kur’an tercümesine [meallere] değil, İslam âlimlerinin tefsirlerine bakmak gerekir.
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#16 (permalink) |
|
Orgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-11-2006
Konum: Bayrağın Dalgalandığı Her Yer
Mesajlar: 3,714
Rep Gücü: 4262
Rep Puanı : 1061581
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
12- YUSUF SURESI:
2-Biz onu akıl erdirebilesiniz diye. bir Kur'an olmak üzere Arapça olarak indirdik. 13- RAD SURESI: 37-Ve işte Biz o Kur'an'ı Arapça bir hüküm olmak üzere indirdik. Andolsun ki eğer sen, sana vahiyle gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, sana Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu. 16- NAHL SURESI: 103-Muhakkak biliyoruz ki onlar: "Mutlaka onu bir insan öğretiyor!" da diyorlar. Haktan saparak isnatta bulunmak istedikleri kimsenin dili yabancıdır; bu Kur'an ise gayet açık bir Arapça'dır. 20- TAHA SURESI: 113-İşte böylece Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü şekillerde tekrarladık ki, belki korunur takva yolunu tutarlar ya da o onlarda bir düşünme, ibret alma meydana getirir. 26- SUARA SURESI: 192-Ve gerçekten bu (Kur'an) alemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-Onu Ruhu'l-Emin (Cebrail) indirdi. 194-Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın, 195-açık parlak bir Arapça ile. 196-O, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da var. 197-Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil mi? 198-Eğer onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik de, 199-O onlara okusaydı, yine iman etmeyeceklerdi. 200-Biz onu suçluların kabine öyle sokmuşuzdur. 201-Onlar acı azabı görecekleri zamana kadar ona iman etmezler. 39- ZUMER SURESI: 27-Yemin ederim ki, bu Kur'an'da insanlar için her türlüsünden temsil getirdik. Gerek ki iyi düşünsünler. 28-Pürüzsüz Arapça bir Kur'an olarak gerek ki korunsunlar. 41- FUSSİLET SURESI: 1-Ha, Mim. 2-O Rahman (bağışlaması, bütün varlıkları kapsayan) ve Rahim (çok merhametli Allah) tarafından indirilmiştir. 3-Öz Arapça bir Kur'an olmak üzere, bitecek bir topluluk için ayetleri ayırt edilmiş, açıklanmış bir kitap. 4-Hem müjdeci olarak, hem gocundurucu; onun için çokları onlara basını çevirmiştir de işitmezler 5-ve şöyle demektedirler: "Kalplerimiz, senin bizi çağırdığın şeye karşı örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık var ve seninle aramıza bir gergi (perde) çekilmiştir. Haydi, yap yapacağını çünkü biz yapıyoruz!". 42- SURA SURESI: 7-İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyetmekteyiz ki, Anaşehir (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarasın ve hakkında şüphe olmayan o toplama (kıyamet) gününün dehşetin! haber veresin. Bir grup cennette, bir grup da cehennemdedir. 8-Allah dileseydi elbette (insanların) hepsini bir tek ümmet de yapardı. Fakat dilediğini rahmetinin içine koyuyor. Zalimlere gelince onlara ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. 43- ZUHRUF SURESI: 1-Ha, Mim. 2-Bu parlak Kitab'ın kadrini bilin! 3-Doğrusu, Biz onu Arapça olarak okunacak bir Kur'an yaptık ki akıl erdiresiniz. 4-Ve gerçekten o Bizim nezdimizdeki Ana Kitapta. Çok yüksek, çok hikmetlidir. 5-Siz haddi aşan bir kavim olduğunuz için, şimdi sizden o öğüdü bertaraf mı edeceğiz (bir kenara mı atacağız). 6-Oysa Biz öncekiler arasında nice peygamber gönderdik. 7-kendilerine hiçbir peygamber gelmiyordu ki, onunla kesinkes eğlenmesinler. 8-Onun için Biz onlardan daha sert pençelileri helak ettik. (Kur'an'da) öncekilerin mİsali geçti. 46- AHKAF SURESI: 12-Onun önünden de bir yol gösterici ve rahmet olarak Musa'nın kitabı var. Bu da zulmedenleri korkutmak için, güzel davrananlara da bir müjde olarak Arap diliyle gelmiş doğrulayıcı bir kitaptır BUNLARDA AYETLER NİYE ARAPÇA OLDUĞU İLE İLGİLİ İMANLI BİRİ NİYE ARAPÇA DİYE SORMAZ KURANA İMAN ETMİŞŞE
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#17 (permalink) |
|
Orgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 14-11-2006
Konum: Bayrağın Dalgalandığı Her Yer
Mesajlar: 3,714
Rep Gücü: 4262
Rep Puanı : 1061581
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
İmâm es-Suyûtî ( ö. 738 H. )
Şerh, Analiz ve Dipnotlarla Tercüme Yrd. Doç. Dr. Cüneyt EREN Sevdiklerine himaye lütfunda bulunan, kendinden başkasını Rab edinenlerden yüz çeviren, Kitabının ayetlerinin kolay lâfızlarında eşsiz belâgatı yerleştiren Allah’a hamd ve senâ, Efendimiz Muhammed’e ve Âline ve sahabesine de selât ve selâm olsun. Allahu Teâlâ’nın indirmiş olduğu الله ولي الذين آمنوا يخرجهم من الظلمات إلى النور والذين كفروا يخرجونهم من النور إلى الظلمات أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون أولياؤهم الطاغوت “Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar” âyetinde 10'dan fazla edebî sanat tesbit ettim. Üzerinde derince düşündüm. Ve Allahu Teâlâ’nın inayetiyle bu sayı 40’ı geçti. Sonra bu konu üzerinde yoğunlaştım ve Allah’a hamd olsun sayı gitgide 120'ye ulaştı. Kur’ân’ın sırlarını öğrenmeye çalışanlara faydalı olması niyetiyle Allah’tan hidayet dileyerek, bu sanatları bu risalede derledim. 3 yerde tıbakvardır. Tıbak, iki zıt kavramın aynı anda bir arada kullanılmasıdır. 1- آمنوا و كفروا âmenû ve keferû kelimelerinde. 2, 3- İki yerde geçen النور والظلمات en-nûr ve’z-zulümât kelimelerinde. ► 8 yerde mukâbele vardır. Mukâbele, aralarında tenasüp bulunan 2 veya daha fazla kelimeyi zikrettikten sonra, aynı tertibe göre, manâ yönünden onların zıddı olan lâfızları sıralamaktır. 4- الجلالة والطاغوت el-celâletu (Lâfza-ı Celâle, yani Allah)ve tâgût kelimeleri arasında. 5- ولي و أولياْ velîy ve evliyâ kelimelerinde: çünkü bu sanatta tekil çoğulu karşılar. 6- آمنوا و كفروا âmenû ve keferû kelimeleri arasında. 7- و يخرجهم و يخرجونهم ve yuhricuhum ve yuhricûnehum kelimeleri. Burada tekil-çoğul zıtlığı olduğu gibi, aslında manâ ve fonksiyonda da zıtlık vardır. 8, 9- من و إلى min ve ilâ, çünkü min kalkış veya hareket noktasını gösterirken, ilâ ise neticeye işaret eder. 10- الظلمات و النور ez-zulümat ve’n-nûr arasında. 11- الظلمات ve النور en-nûr ve’z-zulümât arasında. ► Âyette 8 adet mecâz vardır. Mecâz, bir lâfzı, herhangi bir münasebet gereği sözlük mânasından başka bir mânada kullanma demektir. Bu kullanışta, o lâfzın kendi asıl mânasında olmadığına açık delil bulunmalıdır. 12- يخرجهم Kelime, burada ‘çıkarmak’tan çok, girmeye mani olma demektir. Yani Allah, mü’minleri devamlı nur içinde tutar ve onların karanlığa düşmesine müsaade etmez. 13- و يخرجونهم Tağut da, kendi dostları olan kâfirlerin karanlıktan nura girmesine izin vermez; onları devamlı karanlıkta tutar. 14- الطاغوت Çıkarma işini et-tâgût kelimesine yükleme: insanların fiillerini yaratan Allah’tır; tağut, bir vasıta, bir sebeptir. 15- أصحاب النار Ashâbu’n-nâr. Ateşin dostu olunmaz; dolayısıyla bu kullanım mecazîdir. 16, 17- 2 defa geçen الظلمات kelimesinin الكفر yerine kullanılması. 18, 19- İki yerde النور kelimesinin الايمان yerine kullanılması. ► 3 yerde takdim ve te’hir sanatları vardır. Takdim, bir sebepten dolayı cümle dizimindeki bir kelimenin diğer bir kelimeden önce getirilmesidir. Tehir, cümlede önce gelmesi gereken bir ögenin, bazı özel şartlardan dolayı sonraya bırakılması demektir. 20- Birincisi: Âyet, birinci bölümde الجلالة (Lâfza-ı Celâle, yani Allah) kelimesini takdim eder, yani öne alırken, ikinci bölüme الذين كفروا ifadesiyle başlayıp, Allahu Teâla ile eşleştirilmesinden sakınarak الطاغوت ifadesini tehir etmiştir. Çünkü الطاغوت kelimesi الله kelimesi ile eşleştirilmeye kesinlikle lâyık değildir. 21- İkincisi: ألله adını الولي kelimesine takdim etmiş, mübtedâ kılmış ve الولي olarak nitelemiştir. أؤلياؤهم kelimesini ise, meçhul bir şey olduğu ve hakir gördüğü için الطاغوت kelimesinin önüne getirmiştir. Çünkü nahiv, yani gramer, bilineni mübtedâ, gizliyi, bilinmeyeni haber kabul eder. 22- Üçüncüsü: Fâsıla gereği, فيها kelimesini خالدون kelimesine takdim etmiştir. ► 3 yerde tefennün sanatı vardır. Tefennün, bir defa söylenilmiş olan sözü, ikinci defa söylemek lazım gelince, tekrara düşmemek için başka türlü ifade etmek demektir. 23, 24- 2 yerde النور kelimesi tekil, الظلمات kelimesi ise çoğul sîgasıyla gelmiştir. Çünkü iman tek bir şey olduğu gibi, hakkın yolu da birdir. Ancak küfür ve sapıklıklar çok, hevâ ve bidatlar çeşitlidir. Aşağıdaki âyet, bunu açık olarak ifade etmektedir: 25- Müminlerin hâmisi tek olduğundan, onlar için ولي kelimesini tekil, kafirlerin âdeta sayısız uydurma tanrıları olduğundan, onlar için ise, aynı kelimeyi çoğul أولياء kullanmıştır. ► 2 yerde tefsir vardır. Tefsîr, onu yapanın gerekli donanıma sahip olması şartıyla ve imkân nisbetinde Kur’an metninin manâsından bahseden ilimdir. 26- يخرجهم yuhricuhum lafzı ve, 27- و يخرجونهم yuhrîcûnehum lâfzı, الولاية kelimesinin açıklayıcı tefsiridir. Yani âyetteki velâyetten kasıt, Allah için mü’minleri nurda, imanda sabit tutup, karanlıklara, küfre düşürmeme, tağut için ise, küfredenleri küfürde tutup, nura, imana girmelerine imkân vermemedir. ► Bir yerde tekil sîgası çoğul makamında kullanılmıştır. 28- الطاغوت kelimesi tekil olduğu halde, çoğul makamında ve çoğul bir fiille kullanılmıştır. ► 2 yerde, tek bir kullanım çeşidiyle sebat, yine 2 yerde tek bir kullanım ve fiille tekrar ve devamlılık kastedilmiştir: 29- أمنوا ve كفروا nun mâzi kipiyle gelmesinde sebat; 30- يخرجهم yuhricuhum ve و يخرجونهم yuhrîcûnehum kelimelerinde de tekrar ve devamlılık vardır. ► 5 yerde tekrar sanatı vardır. Tekrar, anlamı güçlendirmek için aynı kelimenin aynı cümlede birden fazla kullanılması sanatıdır. 31- الذين 32- مِن 33- إلى 34- الظلمات 35- النور kelimeleri, âyette birden fazla gelmektedir. ► 1 yerde terdîd, yani, sözü beklenmedik bir şekilde bitirme sanatı vardır. 36- يخرج yuhricu: Çünkü bu kelime, Ebû Hayyân’ın da zikrettiğine göre, ilk anlamında kullanılmamış, beklenmedik bir şekilde mecazi olarak gelmiştir. ► 1 yerde mübâlaga sanatı vardır. Mubâlağa, üzerinde durulan vasfın, şiddet veya zayıflıkta âdeta muhal sınırında en ileri dereceye eriştiğinin iddia edilmesidir. 37- ولي veliyy ve 38- الطاغوت kelimelerine atfedilen sıfatlar, mübalâğa ifade etmektedir. ► 1 yerde aks sanatı vardır. Aks, cümlede önce getirilen bir parçanın daha sonra geri bırakılmasıdır. 39- الظلمات و النور من mine’z-zulümat ve’n-nûr ve من الور والظلمات mine’n-nûri ve’z-zulûmât kullanımında. ► 1 yerde kalb ve ihtisâs vardır. Kalb, bir kelimenin tersinden okunarak, anlamlı bir kelime meydana getirecek şekilde kullanılmasıdır. 40- Zamahşerî’ye göre, الطاغوت et-tâgût kelimesi ملكوت ve رحموت gibi الطغيان kelimesinden فعلوت vezin kalıbında gelmişse de, bana göre, اللامharfinin ع harfinden önce gelerek فعلوت veznine sokulmuştur.. ► 3 yerde haber ve mübtedânın tanıtımı yönünde Hasr sanatı vardır. 41- الله ولي الذين آمنوا Burada manâ, “onların Allah’tan başka velîleri yoktur” şeklindedir ki, bir hasr söz konusudur. 42- أولياؤهم الطاغوت yani, küfredenlerin velileri, mutlaka Allah’tan başkasıdır. 43- أولئك أصحاب النار yani, Ateş’in yoldaşları onlardır, başkaları değil. ► 1 yerde te’kid sanatı vardır. 44- هم فيها خالدون da هم te’kid ifade etmektedir. 45- Bu ayette هم önemli görüldüğü için takdim edilmiştir. Zemahşerî و بالأخرة هم يوقنون (2:5) daki gibi, bu tür kullanımların hasr ifade ettiğini söyler. Ve buradaki هم un (kâfirler için) tekid ve hasr ifade etmesi, günahkâr mü’minlerin Cehennem’de ebedî kalmayacakları mefhumunu da muhtevidir. 46- Bu âyette أولئك lafzıyla, o kâfirlerin daha sonra belirtilmesinin lâyık olduğuna îmâ vardır. ► Hitâbu’l-âm vardır. 47- أولئك ile bir gruba işaret edilirken, şayet hitap Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ise, bu, zihinlerde aslen var olanın gizlenmesi demektir. Çünkü, hitabın Rasûlüllah’a olduğu açık değildir. Hitâp, müminlere veya kafirlere ise, bu takdirde iki çeşit sanat ortaya çıkar: 48- الذين آمنوا lafzında üçüncü şahsa iltifat vardır. Yani, âyet mü’minlere hitap ediyorsa, “sizin velîniz” yerine, “iman edenlerin velisi” denmektedir. 49- أولئك de çoğula hitâp vardır. 50- Hitap kâfirlere ise, bu durumda, hitap olunanların dar görüşlülüğüne de îmâ söz konusudur. Çünkü Allah, onlar, anlamaz bir topluluk olduğu için, doğrudan onlara seslenmemekte, onlarla konuşmamaktadır. ► Müşâkele vardır. Muşâkele, bir başkasının iş, fonksiyon veya sıfatını, onun olmayan başka bir şeye yüklemedir. Benzer bir sanat da, istiâre-i tehkîmiyye, yani, istiare yoluyla istihzadır. 51- أولياؤهم lafzında. Çünkü, ışıktan karanlıklara sokma evliyânın, yani dostların değil, düşmanların işidir. ► 52- Aynı lafızda el-kavlu bi’l-mûceb vardır. El-kavlu bi’l-mûceb, başkasının sözünde kendisi için verilen hükmü veya kendisine atfedilen bir sıfatı, kullanılma yeri ve sebebine bakmadan kabullenip kullanma demektir. Küfredenler, kendilerine yardım edecek olan dostları olduğunu iddia ettiklerinde, Allahu Teâlâ gerçekten de onların evliyâsı olduğunu takrir etmiştir. Ancak dostları olan tâgut, bırakın başkalarını, kendisine bile yardım etmekten âcizdir ve zelildir. ► 2 yerde itnâb vardır. İtnâb, anlamın farklı iki biçimde gösterilmesi veya zihinde daha sağlam yer tutması, ya da onu öğrenme zevkinin mükemmel olması maksadıyla sözü kapalı söyledikten sonra açıklamakla olur. 53- الذين آمنوا lafzında. 54- والذين كفروا lafzında. Çünkü ilkinde, mü’minler denebilecekken, الذين آمنوا, ikincide kâfirler deenbilecekken, والذين كفروا kullanılmıştır. ► 2 yerde hazf vardır. Hazf, söylenilmesi gerekmeyen söze lâfızda yer vermemektir. 55, 56- Söylenmeyen kelime, الذين آمنوا ve والذين كفروا lafızlarında her iki الذين nin mevsufu olup, takdiri kavim olan kelimedir. ► Tetmîm vardır. Tetmim, kasd edilen manayı te’kid için bir kaydın ilavesi demektir. 57- هم فيها خالدون lafzında. Çünkü kâfirler hakkında, onların sadece أصحاب النار olduklarıyla yetinilseydi, yeterli olacaktı. Ancak oraya girmeleriyle birlikte ebedî olarak kalacakları da, manâyı te’kid için ilave olunmuştur. ► İktifâ vardır. İktifa, sözün sonrasını zikretmeyip, okuyanın veya dinleyenin anlayışına havale etmektir. 58- Kafirleri أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون lafzıyla korkuturken, mü’minlere herhangi bir müjde va’detmemiş, Cehennem’in karşıtı olan va’d, muhatabın idrakine havale edilmiştir. ► İhtibak vardır. İhtibak, bir yerde zikredilen bir özelliği, makam ve manâ gereği, tekrarlanabilecek bir yerde tekrarlamamaktır. 59- الله ولي الذين آمنوا “Allah, iman edenlerin dostudur” cümlesinin takdirinde “onlar, Cennet ehlidirler” manâsı vardır. İkinci cümlede, “İnkâr edenlere gelince” ifadesinden sonra,“Allah, onların dostu olamaz” manâsı gizlidir. Burada ilk cümlede anılan Allah’ın dostu olma, kâfirler için olmama şeklinde ikinci cümlede tekrar anılmamış, birinci bölümde de mü’minlerin Cennet ehli oldukları belirtilmemiştir. ► 11 yerde tağlîb vardır. Tağlib, bir şeyi başkalarına galip addederek, onu çoğul sîgasıyla irâd ve irade etmektir. 60, 61- İki yerde الذين 62- آمنوا kelimesindeki zamir. 63- كفروا kelimesi. 64, 65, 66, 67- Dört yerde هم zamiri. 68- خالدون Çünkü bu kelime hem müzekker (erkek), hem de müennes (dişil)i içine alır. Ancak müzekker olarak kullanılır. 69- أصحاب kelimesinde. Çünkü bu sîga, cem’i müzekkere (erkek çoğul) aittir. Cem’i müennesi (Dişi çoğul) ise صواحب ve صاحبات tır. 70- يخرجونهم kelimesindeki و harfi. Çünkü tâgut şeytan, putlar ve Allahu Teâlâ dışında ibadet edilen her şeyi ihtiva etmektedir. Ancak müzekker âkil zamiri kullanılmıştır. Kısaca, bütün bu yerlerde kullanılan kelimeler, ibareler müzekker (erkek için) olduğu halde, bunlara şüphesiz kadınlar da dahildir. ► 2 yerde ferâid, yani tek olma, yerini tutacak başka bir şey bulunmama sanatı vardır. 71- İlki; الولي kelimesi. Çünkü, onda olan ayrı bir hususiyetten, mânevi yakınlıktan, yüksek konumdan ve inananların menfaatine karşı itinalı olmaktan dolayı bir başkası onun yerini tutamaz. الولي kelimesi, lügat ve istilâhi açıdan yabancıya değil, mutlak yakın olana, akrabalığı da bulunana denilir. الناصر yardımcı olan, المعين yardım eden, المتولي üstlenen kelimeleri, aynı anlamı ifade etmez. Çünkü bunlardan her biri, yabancı birisi de olabilir. الولي kelimesi ile, Allah’ın kullarının menfaatini, onlara en yakın, hattâ daha da öte biri gibi gözetmesi, onları sahiplenmesi, koruması kastedilmektedir. 72- İkincisi, الطاغوت kelimesidir. Çünkü mâlum olduğu üzere, yerilmede, çirkinlikte ve benzeri sıfatlarda da bir başkası onun yerini tutamaz. Manâ ve fonksiyonuyla velînin tam zıddı tağuttur. ► 1 yerde ittisâ’ vardır. 73- ولي ve الطاغوت kelimeleri arasında ittisa da söz konusudur. ► 1 yerde te’vîl vardır. Te’vil, tefsir etmek, sözün anlamını açıklamak veya âyetin muhtemel manâlarından birini nazara vermek demektir. 74- ولي kelimesinin, buradaki kullanımıyla, الناص yardımcı, destekleyici, koruyucu anlamına gelmesi de muhtemeldir; böyle ise, manâlarından birine hamledilmesi, yani yorumlanması gerekir. ► 4 yerde kinaye, lafzın hem gerçek, hem de mecâz anlamında bir arada kullanılması sıfatı vardır. 75, 76- آمنوا sigası, ister önce küfürde olup sonra iman etmiş olsun, isterse de hiç küfre girmiş olmasın, iman etmek isteyen hakkında mecaz olarak, iman etmiş olan hakkında ise hakikatte doğrudur. Âyette ilk يخرجهم hakikat, ikinci يخرجونهم kelimesi de mecâzdır. 77, 78- كفروا sigası için de yukarıdaki aynı izahat geçerlidir. ► 6 yerde ibdâ’ vardır. İbdâ, bir sözün pek çok edebî sanatı aynı anda ihtiva etmesidir. 79- الإيمان ve الكفر hem gerçek, hem de ıstılahî anlamlarıyla kullanılmıştır. 80, 81, 82, 83- الظلمات ve النور iki defa kullanılmış olup, الإيمان ve الكفر anlamlarında mecaz, aynı zamanda zihnen, kalben, hattâ hayat ve içtimaiyat açısından karanlık ve aydınlık da ifade etmektedir. ► Sekkâki’ye göre iltifât vardır. İltifat, bir anlamı üç (birinci, ikinci ve üçüncü) şahıstan herhangi biri ile ifade ettikten sonra, anlatıma başka biriyle devam etmektir. 84- Sekâki’ye göre iltifat için, söz konuşanın olduğu yerde, 3. tekil sîgasının kullanılmasıdır. “Ben emrediyorum .” yerine أمير المؤمنين يأمرك بكذا “Emîrü'l’Mü'minîn sana şunu emrediyor.” örneğinde olduğu gibi. Bu âyette de öncelikli olan mütekellimin نحن biz veya أنا ben, ولي الذين آمنوا iman edenlerin dostuyum, yerine iltifat olarak Lâfza-i Celâle’yi, yani الله adını zikretmiştir. Bu, Sekkâki’ye göre iltifat sanatıdır. ► 2 yerde taksim vardır. Taksîm (sanatı), birçok şeyi zikredip, sonra (onlardan) herbirine ait olanı belirtmek üzere kendisine nisbet etmektir. 85- İnsanlar ya mü’min ya da kâfirdirler. Onlar için üçüncü bir ihtimal yoktur. فمنهم شقي و سعيد (11:105) âyetinde olduğu gibi. Burada söz konusu âyette, insanlar iman edenler ve küfredenler olarak ikiye ayrılmıştır. 86- Yollar, ya aydınlık ya da karanlıktır. Üçüncü ihtimal yoktur. Nitekim âyette de ikisinden bahsedilmektedir. ► 1 yerde iftinân, yani bir sözde iki değişik özelliği anma sıfatı vardır. 87- Âyette, müminlere övgü ile kâfirlere sitem bir aradadır. ► 1 yerde nezâhet vardır. Nezahet, sitem, tenkit ve azap ifade eden âyetlerde bile çirkin ifadelerin kullanılmamasıdır ki, Kur’an, baştan sona bir nezahet âbidesidir. 88- Âyette kâfirler için ciddî bir sitem olmakla beraber, hakaret ifade eden bir kelime kullanılmamıştır. ► 1 yerde mezhebu’l-kelâmî vardır. Mezhebu’l-kelâmî, kelâm ilminin metoduyla delil getirmektir. 89- “Allah, iman edenlerin velîsidir.” Velîsi Allahu Teâlâ olan, “Allah, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” fehvâsıncahidayete ermiştir. ► 1 yerde irsâlu’l-mesel vardır. İrsâlu’l-mesel, yazılı ve sözlü anlatımlarda atasözü veya vecize kullanma sanatıdır. 90- İlk iki cümlenin her birisi, yani karanlıklardan aydınlığa çıkarma da, aydınlıktan karanlıklara çıkarma da mesel olmaya uygundur. ► 1 yerde ihtirâs vardır. İhtiras, sözde yanlış anlamayı ortadan kaldıracak bir başka ifadeye yer vermektir. 91- أولياؤهم الطاغوت “onların dostları da tâğuttur” cümlesinnde yer alan dostlar kelimesi sevgiyi akla getirmektedir; fakat يخرجونهم من النور إلى الظلمات “onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür” cümlesi bunu ortadan kaldırmaktadır. Çünkü seven, sevdiğini aydınlıktan karanlığa götürmez. Buradan, küfredenlere karşı, velîlerinde, idarecilerinde, yönlendiricilerinde bir sevginin olamayacağı anlaşılmaktadır. Onların sevgi iddiası, sadece aldatmadan ibarettir. ► 1 yerde cinâsu’l iştikâk vardır. Cinâsu’l iştikâk, aynı kökten gelen kelimelerin bir arada bulunmasına denir. 92- النور ve النار kelimeleri arasında. ► 1 yerde cinâsu’l-mutarraf vardır. Cinâsu’l-mutarraf, cinaslı kelimelerin birinin başında fazla bir harf bulunmasıdır. 93- أولياؤهم daki ؤهم ve هم arasında. ► 1 yerde cinâsu muharrafin nâkis vardır. Cinâsu muharrafin nâkis, aynı cinsten olan iki kelimenin harf sayılarındaki ihtilâfa denir. 94- إلى ve أولئك arasında. أولئك de yazılmış olan و telaffuzda söylenmez; dolayısıyla, iki kelime arasındaki fazlalık, sondaki ك harfindedir. ► 1 yerde cinâsu hatt-i nâkis vardır. Arapça harflerin noktalı ve noktasız benzerleriyle yapılan cinâsa, cinâsu hatt-i nâkis denir. 95- أولياء ve أولئك arasında. ► 96. 1 yerde cinâs-i müşevveş vardır. Cinaslı kelimeler arasında fazla harf kelimenin ortasında bulunursa, bu cinas türüne cinâs-i müşevveş, karışık cinas denir. ► 1 yerde vasıl vardır. Vasıl, bir cümleyi, diğer bir cümleye bir bağlaç yardımıyla bağlamaktır. 97- الذين كفروا cümlesi, kendisiyle zıtlık ilişkisi içinde bulunan önceki cümleye و ile bağlanmaktadır. ► 4 yerde fasıl vardır. Fasıl; bir cümleyi diğer bir cümleye atfetmemektir. 98, 99- يخرجهم ve يخرجونهم ile başlayan cümleler, öncekilere; 100- أولئك أصحاب النار “İşte bunlar cehennemliklerdir” cümlesi, kendinden öncekine; 101- هم فيها خالدون “Onlar orada devamlı kalırlar” cümlesi de, kendinden öncekine herhangi bir harfle atfedilmemiştir ve ayrı birer cümle gibidirler. ► 2 yerde îcâzu’l-kasr vardır. Kasr, kastedilen manâyı, onu kavramlara tahsisle, alışılmış ifadelerden daha azı ile karşılamaktır. 102- يخرجهم من الظلمات إلى النور “ onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” cümlesinde, “onlardan şek ve şüpheyi, vesveseyi, çirkin düşünceleri, korkuyu, endişeyi, rezilliği ve dünya sevgisi ve benzeri sapıklık ve bidat çeşitlerini kaldırır ve yerlerine yakîn, rıza, sabır, tevekkül, kadere teslimiyet ve takva gibi hasletler koyar” manâları vardır. Fakat bütün bu manâlar, iki kavramla anlatılmıştır. 103- Aynı durum, ikinci cümle için de, fakat yukarıdaki cümledi manânın tersine olarak vardır. ► 1 yerde müsâvât vardır. Müsâvât, kastedilen herhangi bir manâyı, ne eksik ne fazla, tam kendine has olarak ifade edilebilecek sayıda kelime ile ifade etmektir. 104- أولئك أصحاب النار “İşte bunlar cehennemliklerdir.” cümlesinde. ► 2 yerde bast vardır. 105- İki yerde. Bunların ilki الذين آمنوا , diğeri de والذين كفروا lâfzındadır. ► 1 yerde insicam vardır. 106- İnsicam, bu âyette ve Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında vardır. ► Bir yerde i’tilâfu’l-lafzı ve’l -ma’nâ, yani lâfzın manâya uygunluğu sanatı vardır. 107- Bu, âyetin bütün lafızlarında vardır. Çünkü الله Lâfze-ı Celâlesi kutsal Zâtının azametinden dolayı muhteşemdir. الطاغوت lafzında ise, isimlendirilenin kabalığı vurgulanmıştır. Ve الظلمات ile خالدون lafızları da öyledir. Ve الذين lafzı ile ولي ve آمنوا lafızları için de bu kural geçerlidir. Ve النور lafzı الظلمات lafzından, tekillikteki hafifliğin çoğullukta olmaması sebebiyle daha incedir. ► Bir yerde tard ve aks vardır. Bu, cümlenin başının sona veya sonunun başa alınmasıyla yapılır. 108- الله ولي الذين آمنوا يخرجهم من الظلمات إلى النور Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ile والذين كفروا أولياؤهم الطاغوت يخرجونهم من النور إلى الظلمات İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür cümlesi arasında. ► Bir yerde temkîn vardır. 109- خالدون da. ► 1 yerde teshîm vardır. Bu, manâ, seci’ yahud kafiye delâletiyle sözün sonunun ne olacağını evvelden okuyucuya, dinleyiciye anlatabilecek bir söz îrad etmektir. 110- Şüphesiz ki الكفر ün anıldığı yerde, dinleyici veya okuyucu ateşi ve orada ebedî kalmayı hatırlayacaktır. ► Bir yerde teşri’ vardır. Teşrî’, bir beytin ayrı ayrı iki kafiye üzerine bina edilmesidir. 111- Birinci cümlede إلى النور aydınlığa; ikinci cümlede إلى الظلمات karanlığa kelimelerinde. ► Bir yerde tehzîb vardır. 112- Bu, âyet ve Kur’ân-ı Kerîm’in tümünde vardır. ► İki yerde istitbâ’ vardır. Bu, bed’i tabirlerinden olup, medhin arkasından methetme demektir. Bazı edipler, zemmin arkasından zemmi de aynı sanata dahil ederler. 113- Allah’ın müminlerin dostu olduğunu ilanı, onların iman ve aydınlıkta olmalarıyla bir arada zikredilmektedir. 114- Allah’ın, kâfirleri tâguta olan dostlukları ile vasfetmesi ise, onların sapıklık üzere olduklarıyla bir arada anılmaktadır. ► Bence يخرجهم من الظلمات إلى النور , “onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” kavlinde mekni ve tahyîlî istiare vardır. 115- Sapıklıktan hidayet yoluna intikal, karanlık bir yerde duran bir şahsın ışığa çıkışına kapalı ve hayalde oluşacak bir manzara ile benzetilmiştir. Ve müşebbeh (benzetilen) zikredilmiş, müşebbehün bih (kendisine benzetilen) ise hazfedilmiş ve ona إخراج çıkarma kelimesi ile işarette bulunulmuştur. Buradaki istiarenin istiâre temsîliye olması da mümkündür. Çünkü, bir çok vasıf arasında benzetme yönü nazara verilmektedir. 116- İkinci cümlede de aynı durum söz konusudur. ► Tevriye de vardır. Tevriye, îhâm diye de adlandırılır. O da, yakın ve uzak iki anlamı bulunan bir kelimenin söylenip, uzak manâsının kastedilmesidir. 117- Bir hadis-i şerif’te, kıyamet günü insanların karanlıkta olacakları rivayet edilir, sonra onlara bir nur gönderilir, müminin nuru kalırken münafığın nuru söner. Bazıları bu âyeti bu şekilde tevil ederler. Buna göre النور ve الظلمات hakiki ve mecâzi anlamdadır. Ancak mecâzi anlam daha yakınken, hakiki anlamı uzaktır. Âyette telmih sanatının da yer aldığı görülüyor. Telmih, herhangi bir olay ve hikayeye –onu zikretmeden– işarette bulunmaktır. Ve ayette Miftâh kitabının müellifi es-Sekkâkî’nin metodu uyarınca istihdam sanatı vardır. لكل أجل كتاب (13:38) âyetinde olduğu gibi. İstihdam, birden fazla manâsı olan bir lafzın her manâsına münasip kelime îrad etmektir. Ve bu âyette النور ve الظلمات ile iki anlam kastedilmiştir. Birisi, hakiki anlama hizmet eden إخراج ihrâç kelimesinden dolayı, gerçek anlamda bir değişme, yani ışıktan karanlığa, karanlıktan ışığa çıkmadır. Diğeri ise, mecâzi anlamlarıyla iman ve küfürdür. Bu kelimeler, her iki manâ için de aynı derecede münasiptir. ► 2 , hattâ 3 yerde leff ü neşr sanatı da vardır. Biri müretteb, diğeri ise gayr-i mürettebdir. Leff ü neşr, bedi’ sanatlarından olup, birden fazla sözü detaylı veya kısaca zikrettikten sonra, bu lâfızların kaynağının okuyucu ve dinleyici tarafından tayin edilebileceğine güvenerek, onlarla ilgili diğer lâfızları sıralamaktır. 118- İlki الله ولي الذين آمنوا يخرجهمAllah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. يخرجهم fiilinde zamir gizli olup, Allah Lâfz-ı Celâline aittir. İkinci zamir هم ise, الذين ellezîne’ye âittir. Dolayısıyla burada mürettep leff ü neşr vardır. 119- İkincisi, يخرجونهم lâfzındadır. Buradaki vav zamiri الطاغوت tâguta işaret ederken, همhum zamiri de الذين كفروا ya âittir. Buradaki leff u neşr, gayr-i mürettebdir. Yani, zikredilen ikinci lafızlar و ve هم ilk dizilişi, yani, الطاغوت ve الذين sırasını takip etmemiştir. 120- Yukarıda işaret ettiğimiz yerlerde همhum zamiri leff u neşr sanatı göstermektedir. Bu da, Zamehşerî’nin bazı âyetlerde varlığına işaret ettiği leff ü neşr el-mucmel çeşididir. Bu âyette bana belâgat çeşitlerinden görünen sanatlar bu kadardır. Hepsi de, kendi düşüncem ve belâgat ilminin kurallarına uygun olarak ortaya koyduğum sanatlardır. Âyette, bu edebî sanatlardan başka, meâni ilmi, yani, lâfzın hâlin gereğine uygunluğunu ortaya koyan durumları inceleyen, bir başka deyişle, bir sözün yerinde ve durumun gereğine göre kullanılması, yerine göre uğrayacağı değişiklikleri konu edinen ilim dalına it sanatlar da vardır. Ayrıca, “çıkarma” fiilini bilhassa mü’minler için hakikatiyle Allah’a, kâfirler için, o da mecazî olarak tağuta nisbet edilmesiyle Mutezilî, bunların sebep planında iman ve küfretmeye bağlanmasıyla cebrî düşünce ve inanç reddedilmekte, kâfirlerin Cehennem’de ebedî kalacakları ifade edilerek, günahkâr mü’minlerin Cehennem’e girseler bile, orada ebedî kalmayacakları ortaya konmaktadır. Bundan başka olarak, tevhid inancı takrir edilerek, Allah’tan başka her şeye ibadet nefyedilmektedir. Yani âyet, temel usûlü’d-din kadileri ihtiva etmektedir. Bundan başka, âyet bir takım fıkhî kaidelere de kaynaklık edecek özelliktedir. Buna göre, Müslüman kâfirin, kâfir de Müslümanın vârisi olamaz. Kâfir, Müslüman kadına, Müslüman kadın da kâfire ne nikahta ve ne de akitlerde velâyet edemez. Çünkü Allah’ın dostu, O’na düşman olanın düşmanıdır. Aralarında velâyetlik, miras ve yardımlaşma olamaz. Yine, dinin yasakladığını alenen işleyenle ilişkiyi kesmek, onu yermek caizdir. Yine âyet, sadece Allah-u Teâla’ya yönelmek, O’na bağlanarak O’nu dost edinmek, her işte O’na sığınmak, O’ndan rızk talep etmek, O’ndan yardım dilenmek, O’ndan medet ummak, O’ndan mağfiret dilenmek, O’ndan himaye istemek, O’na bağlanmak, O’nun gayrisinden yüz çevirmek, O’nun gayrisi ile ilişkileri kesmek, O’nun dışındakilerine değer vermemek, O’nun sevdiklerini ve evliyalarını dost edinmek, evliyalarına düşmanlık besleyenlere düşman olmak, O’nun sevdiklerine iyilikte bulunmak, onları ta’ziz ve onure etmek, değer vermek, kötü huylardan arınmak, iyi huylar edinmek gibi, nefis terbiyesi adına pek çok kaidelere de kapı aralamaktadır. Sonuç: Kur’an-ı Kerim, baştan sona, bütün insanların bir araya gelseler bile, bir âyetini bile taklit edemeyecekleri seviyede bir belâğat mucizesidir. Kısa bir âyetinde 120 sanatla birlikte, fıkıh usulü, fıkıh, usulü’d-din ve tasavvuf adına çok sayıda kaideyi barındıran bir kitabın asla beşer ürünü olamayacağı bir yana, bütün Arapça bilen insanlar, edipler bile O’nun tek satırlık en kısa bir âyetinin benzerini meydana getiremezken, O’nun bir başka dile aynen tercümesinin ve bu tercümenin Kur’an yerine geçmesinin mümkün olmayacağını söylemek bile, fazladan bir söz olur. Kısaca Kur’an, ruhu olan manâsı ve bedeni olan lâfzıyla Kur’an’dır, baştan sonra mucize Allah Kelâmı’dır.
__________________
![]()
|
|
|
|
|
|
#18 (permalink) |
|
mythologique
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 16-01-2008
Konum: イスタンブル
Mesajlar: 1,858
Rep Gücü: 3018
Rep Puanı : 752522
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
arkadaşlar zaten dualaarın günümüz kuranı keriminde türkçe olarakta açılımları var biz ananelerimizden ne gördüysek öle biliyoruz araştırmıyoruz ki... ve dinlemiyormusunuz hiç camiler müezzinler türkçe konuşarak birşeyler söylüyor ve peşinden cemaat amin diyerek katılıyor ... işte varolan dualardan bazılarını türkçe şekilde okuyor zaten imam,müezzinlerimiz...
|
|
|
|