# K A P A T #
ForumNeuro


Geri Git   ForumNeuro > Kültür - Sanat - Tarih - Biyografi - Şiir > Düşünce Grubumuza Katılın > Fikir Sofrası
Kayıt S.S.S Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle


Yanıtla
 
Forum Araçları Görüntüleme Biçimleri
Eski 06-06-2008, 23:16   #31 (permalink)
Atatürk'ün_Çerisi
Yarbay
 
Atatürk'ün_Çerisi's Avatar
 
Giriş Tarihi: 05-03-2007
Mesajlar: 911
Rep Gücü: 2284
Rep Puanı : 569797
Atatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Alıntı:
KUTLUAY2 tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Atatürk ırkçı değildir bunu unutma.destanlarımızı gelecek kuşağa taşımak boynumuzun borcudur isimlerle vediğer şeylerle bunu yaşatmalıyız atalarımızı anmalıyız..lakin üstünlük takvadadır üstünlüğü çalışan alır... ibni sina Türktür zamanının en ileri tıp adamıydı 500 sene dünya bu dahanınizinden gitti ..şimdinin ibni sinaları atlantik ötesinde ... çalışmadan üstün olunmaz TÜRK ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN
Abi zaten merak etme,TURAN için,ülkem için yeterince çalışıyorum.Ben ATATÜRK'ÜN askeriyim ve vatanımdaki hainleri temizlemek görevim,bir yandanda okuyorum,okuyarakta TÜRKÇÜ gençler yetiştireceğim ilerde.O yüzden merak etme abi,biz hem çalışlıyoruz,hemde üstünlüğümüzü koruyoruz.

TURAN için çalışıyoruz,sadece sanalda değil,eğitim için çalışıyoruz,sadece sanalda değiliz,çakallarla çarpışıyoruz sadece sanalda değil,kısaca abi ben çalışıyorum,sadece sanalda değilim
__________________


"Türk bu ülkenin yegane efendisidir. Yegane sahibidir.Saf Türk olmayanların bu ülkede bir tek hakları vardır, hizmetçi ve köle olma hakkı, dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati görsünler"

MAHMUT ESAT BOZKURT

ASYA'DA CENGİZ'DEN İZİNSİZ KÖPEK BİLE HAVLAYAMAZ'' DEDİ BORÇU...:
Atatürk'ün_Çerisi is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-06-2008, 23:19   #32 (permalink)
KUTLUAY2
BeŞiKtAşK
 
KUTLUAY2's Avatar
 
Giriş Tarihi: 16-07-2007
Konum: ANKARA
Mesajlar: 6,239
Rep Gücü: 20226
Rep Puanı : 5050228
KUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Alıntı:
Atatürk'ün_Çerisi tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Abi zaten merak etme,TURAN için,ülkem için yeterince çalışıyorum.Ben ATATÜRK'ÜN askeriyim ve vatanımdaki hainleri temizlemek görevim,bir yandanda okuyorum,okuyarakta TÜRKÇÜ gençler yetiştireceğim ilerde.O yüzden merak etme abi,biz hem çalışlıyoruz,hemde üstünlüğümüzü koruyoruz.

TURAN için çalışıyoruz,sadece sanalda değil,eğitim için çalışıyoruz,sadece sanalda değiliz,çakallarla çarpışıyoruz sadece sanalda değil,kısaca abi ben çalışıyorum,sadece sanalda değilim
zaten geçen geldim tunalıya yok dediler kaytarmışın... ben kaçtım kızılaya inecem görüşürüz fazla hitler gördüm seni gece msn de gazını alırım

__________________



Ey Türk Milleti,

Su Gibi Akıttığın Kanına, Dağlar Gibi Yığdığın Kemiklerine Layık Ol;

Kaldır Başını Kan Uykulardan!..

TURANCILIK TÜM TÜRKLERİN BİRLEŞME
ÜLKÜSÜDÜR



ALLAH Türkü korusun
KUTLUAY2 is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-06-2008, 08:58   #33 (permalink)
Atatürk'ün_Çerisi
Yarbay
 
Atatürk'ün_Çerisi's Avatar
 
Giriş Tarihi: 05-03-2007
Mesajlar: 911
Rep Gücü: 2284
Rep Puanı : 569797
Atatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımazAtatürk'ün_Çerisi Beni kesseler acımaz
Angry

Alıntı:
mirabile tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
nasıl mutlu oluyosan öyle yaşa soner...
sonuçta yüzyıllardır her toplumdan insan bu ülkede kardeşçe yaşamış...
bundan sonrada yaşar...
Evet,gerçekten kardeşçe yaşandığı belli oluyor zaten!

BİTLİS HAKİM'İ DÖRDÜNCÜ ŞEREF HAN İSYANI (1533)

Bitlis Hakimi Dördüncü Şeref Han, Kürt beylerinden olup Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlıya bağlılığını bildirmişti.

1533 yılına gelindiğinde, Kanuni Sultan Süleyman'a vermiş olduğu sözünü unutup, asi tavırlar takınmaya başlayarak devlete isyan etti ve Şah İsmail (İran Şahı 1. Tahmasb)'in himayesine sığındı.

Bunun üzerine 1534 yılında Şeref Han azledilerek, Bitlis beyliği İran'ın Azerbaycan valisi iken Osmanlı Devletine sığınmış olan Ulâma Paşa'ya verildi. Bölgedeki kargaşayı bastırmak ve Şeref Han'ı tenkil (yola getirme) etmek üzere Ulâma Paşa yola çıkarıldı. Bitlis'e yaklaşan paşa, yöredeki sancaklardan da topladığı askerlerle Şeref Han'a saldırdı. Ulâma Paşa, şehri muhasara ederken Şeref Han, İran'dan temin ettiği yardımcı kuvvetlerle yetişip Ulâma Paşa'yı geri çekilmeye mecbur ederek Bitlis'i tekrar işgal etti. Yeniden yapılan savaşta Şeref Han'ın askerleri bozguna uğratılarak kendisinin de başı kesildi.

Şeref Han'ın kesilen başı Ulâma Paşa tarafından, bu sıralarda Irakeyn Seferi'ne (Bağdat Seferi) çıkmış olan ve Cabbarlı (veya Çınarlı) denilen mevkii de bulunan Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya gönderildi.

Kürtler, bundan sonra bir daha isyan etmeyeceklerine dair yemin ve tövbe ettiler. Bunun üzerine Bitlis'in yönetimi Şeref Han'ın oğlu Şemseddin Bey'e verildi ve kendisine buna ilişkin padişah buyruğu gönderildi.

Kendisine Bitlis Sancağı verilmiş olan Ulâma Paşa'ya da seçkin ve değerli bir görev yeri vaadi ile gönlü hoş edildi.

1535 yılına gelindiğinde, Şeref Han'ın oğlu Şemseddin, rahat durmadığı için Kanuni Sultan Süleyman tarafından Malatya Sancak Beyliği'ne tayin edildi ise de bu durumu kabul etmeyen Şemseddin, Şah 1. Tahmasb'a sığındı ve bir daha Bitlis'e dönemeyerek 67 yaşında Kazvin'de öldü. Şemseddin'den boşalan Bitlis Sancağı, Ulâma Paşa'ya tevcih edildi

SANCAKBEYİ ABDURRAHMAN AYAKLANMASI (1578)

1578 yıllarında, Siverek merkez de meydana gelen bir iki münferit asayişsizlik olayına karşılık, çevrede başgösteren Celâli İsyanları Siverek'in yakılıp yıkılması ve halkın başka yerlere göç etmesi ile neticelenmiştir.

Siverek çevresinde meydana gelen ve bölgeyi de olumsuz etkileyen isyanlardan ilki 1578 yılında Rakka ve Urfa bölgesinde, Sultan Üçüncü Murat tarafından görevinden alınan eski Sancakbeyi Abdurrahman'ın çıkarttığı ayaklanmadır.

ayaklanma Siverek'te etkili oldu. Bölgedeki Türkmen Aşiretleri'nin de desteğini alan Abdurrahman ayaklanması, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın gayretleriyle güçlükle bastırılabildi.


EMİR ŞEREF İSYANI (1589)

1586 yılında Serdar-ı Ekrem Ferhat Paşa, İran Seferi'nden dönüşte kışlamak üzere Erzurum'a geldiği sırada Cizre'nin eski Bey'i Emir Aziz'de Erzurum'a gelerek halen kardeşi Mir Mehmet üzerinde bulunan Cizre Beyliği'ni paşadan tekrar aldı ve yerine döndü.

Han Abdaloğlu Emir Şeref, sülalesinin başa geçenlerinden Şeref isimlilerin üçüncüsü olduğundan Üçüncü Şeref olarak anılmaktadır.

Emir Aziz, Emir Şeref ve kardeşleri tarafından devamlı taciz edilmeye başlandı. Emir Şeref, aşireti ile birlikte Cizre'nin bütün bölgelerini ellerine geçirmişlerdi. Osmanlı Devleti'nin Cizre Beyliği'ne atamış olduğu Emir Aziz'i tanımamakta ısrar ediyor, devlete karşı geliyordu.

Emir Şeref, bölgede yalnızca Cizre Kalesi ve dolaylarına taarruz etmemişti. Fakat, 1590 yılında burasını da kuşattı. Osmanlının Cizre Bey'i Emir Aziz, kaleyi oğluna bırakarak kendisi bir yolunu bulup durumu arz etmek üzere İstanbul'a geldi. Emir Aziz'in kethüdası eliyle Diyarbakır Beylerbeyi'ne gönderilen 16 Zilkade 999 (1590) tarihli Sultan Üçüncü Murat'ın hükmünde: "Cizre Eyaleti Mir Aziz'e verildiği, Han Abdaloğlu Emir Şeref'in Cizre'yi kuşatıp oraya bağlı bulunan aşiret ve kabile Kürtlerini 'Siz bize tabi olmazsınız' diye kılıçtan geçirdiği, çeşitli fenalıklar yaptığı bildirilmiş ve İstanbul'da bulunan Mir Mehmet adında kardeşleri de Cizre'nin kendi üzerlerinde bulunduğunu bildirerek Mir Aziz'in adamlarına zapt ettiremeyiz diye fitne ve fesatta bulunduğu, Cizre'yi kuşatma işinin buradaki Mir Mehmet'in tahrikinden ileri geldiği anlaşılmış, bu sebeple kendisi Batı Adaları'na sürülmüştür. Cizre'ye adamlar gönderip durumu tetkik ettiresin. Han-Oğulları sükunette iseler mektup ve adam gönderip kendilerine sıkı ihtar ve tembihte bulunasın, benimsemezlerse derhal Diyarbakır askerleriyle üzerlerine varıp itaat üzere olmayanları diğerlerine ibret olacak surette kılıçtan geçiresin. Diri ele geçenleri kalede hapsedip verilecek emrim üzere iş göresin."

Emir Şerif, uzun bir kuşatmadan sonra Cizre'ye girdi. Bu haber Bab-ı Âli Hükümeti'ni hiç memnun etmedi. Bu nedenle Musul Beylerbeyi Hüseyin Paşa, Hazo Emir'i Mehmet Bey ve diğer Kürt beyleri birlikte büyük bir ordu ile Cizre üzerine yürüdü. Emir Şeref ve kardeşleri bu kuvvete karşı koyamayacaklarını anlayarak içeriye doğru çekildiler. Hüseyin Paşa, Cizre'ye girdikten sonra Emir Aziz'i eski yerine tayin ederek ordusu ile Musul'a geri döndü.

Hüseyin Paşa geri döndükten sonra, Emir Şeref tekrar ortaya çıktı. Aşiretlerin hepsi de Emir Aziz'e düşman olduklarından Emir Şeref'e yardım ediyorlardı. Cizre Kalesi tekrar muhasara edildi. Zaptına müteakip Emir Aziz öldürüldü.

Artık Emir Şeref rakiplerini yok etmiş ve Cizre'de yerleşmiş kardeşlerini de nahiyelerdeki kalelere göndermişti. Bu durum İstanbul'un hoşuna gitmedi. Diyarbakır Beylerbeyi Boşnak Mehmet Paşa, Cizre üzerine yürüdü. Emir Şeref gene geri çekildi. Cizre ve havalisini kardeşine bırakarak kaçtı. Fakat artık bu adamın doğru durmayacağı anlaşılmıştı. Bilhassa Bothi (Bothan) gibi ve en kuvvetli bir aşiret tarafından himaye ediliyordu.

Bütün aşiret reisleri toplandılar. Alınan karar gereğince Cizre ve dolaylarıEmir Mehmet'e bağlı olacak Şah Nahiye'siyle diğer kısım da Emir Şeref'e kalacak. Bunun üzerine Boşnak Mehmet Paşa Diyarbakır'a döndü.

Bu seferde Mir Mehmet, Mir Şeref, beylik makamı bir türlü anlaşamıyor, devamlı mücadele içinde bulunuyorlardı. Sultan Murat, Diyarbakır Beylerbeyi Boşnak Mehmet Paşa'ya 1592 yılında bir hükmü şerif gönderdi:

"Hükümetten anlaşıldığına göre, Cizre Hakim'i Mehmet Bey, mektup gönderip öteden beri Cizre hükümeti hususunda Emir Aziz ile çekişmekte olduklarını, beyliğin kâh kendisine, kâh Emir Aziz'e verildiğini, beylik onun elinde iken kardeşi Emir Şeref'i bir hayli kalabalık eşkiya ile basıp bütün aile halkıyla beraber öldürtüp haksız yere memeleketi zaptettiğini, İstanbul'dan emr-i şerif'le gelen çavuşa da itaat etmediğini, memleketi kılıçla fetheyledim diye isyan üzere olsuğunu, hakkından gelinmesini rica ettiğinden buyurdum ki, hükmü hümayunumu alınca bizzat alâkalanıp Emir Şerif, Cizre'de ve ya beylerbeylik çevresinde nerede ise birbirinizle haberleşip tedbirler alasınız. Fırsat vermeyerek ele geçirip hakkından gelesiniz ve Cizre vilayetini de öteden beri olduğu gibi Mehmet Bey'in adamlarına teslim edesiniz."

Boşnak Mehmet Paşa'nın Diyarbakır'a dönmesinden sonra Emir Şeref yine entrikalara başladı. Bir gün yine Cizre'ye saldırdı. Hükümet, artık Emir Şerif'in Cizre'de ki nüfuzunu anlamıştı. Meseleyi geçici olarak defetmek çaresine başvurarak Cizre Beyliği Emir Şeref'e verildi. Emir Mehmet'de Hasankeyf Sancağı'na tayin edildi.

Devlet bir süre sonra 'Cizre Beyliği'ne son vererek bölgedeki devlet nüfuzunu ve asayişi temin etti.

KÜRT GAZİ BEY İSYANI (1603)

İtaat üzere olan Kürtlerden, Osmanlı Devleti tarafından Selmas Hakimliği'ne getirilmiş olan Kürt Gazi Bey, zulme başlamış, itaatten çıkarak isyana yönelmişti.

1603 yılında Selmas Hakim'i Gazi Bey, Sultan Üçüncü Mehmet idaresinden çıkarak İran Şah'ı Abbas'a bir mektup gönderip şahın himayesine girdi ve ondan yardım rica etti.

İran Şah'ı Abbas, Gazi Bey'e taç, kılıç ve kemer göndererek kendisine yardım edeceğini bildirdi. Gazi Bey'in bu hareketlerinden dolayı Osmanlı Devletinin Tebriz'de bulunan askerlerini kızdırdı ise de yalnız başlarına onunla başa çıkamayacaklarını düşünerek yakınlarda bulunan Nahçivan askerlerinden ve vilayetin valisi Ali Paşa'dan yardım istediler.

Ali Paşa'da Van Valisi Vezir Şerif Paşa'dan yardım istedi. Vezir Şerif Paşa'da kethüdası Osman Ağa'yı Revan askerine başkomutan yapıp; ilk önce Gazi Bey'i itaate razı etmesini yoksa savaşmasını tembih ederek yolladı.

Osman Ağa, Nahçivan askeri ile buluşup, Tebriz askerleriyle mülakatta bulundu. Gazi Bey'i itaate davet ettiler. Gzi Bey'e nasihat kâr etmedi, memleketinde bulunan Karnıyarık Kalesi'ne sığınarak top ve tüfeklerle savunmaya geçti. Osman Ağa emrindeki askerler, Gazi Bey'in bulunduğu Karnıyarık Kalesi'ni kuşattılar. İlk etapta kalenin eteğine ayak bastılar ve duvar yakınına bayrak diktiler. Bir haftalık kuşatmadan sonra, Osman Ağa'nın elinden kurtulmanın imkansız olduğunu anlayan Gazi Bey, bütün yakınlarını kalede bırakarak bir kaç adamıyla kaleden kaçıp Şah tarafına Horasan'a gitti.

Kalede bulunanlar teslim oldular, kuşatan askerler de Gazi Bey'in kaçtığını duyunca sancaklarına döndüler.

Daha sonra Kürt Gazi Bey, Şahın has adamlarından olarak hayatını devam ettirdi.

HAKKARİ HAKİMİ ZEKERİYA BEY İSYANI (1613)

Zekeriye Bey, Hakkari Kürt beylerinden Zeynel Bey'in oğludur. Zekeriya Bey 1560'lı yıllarda kardeşi İbrahim ile babaları Zeynel Bey'e isyan ettilerse de tekrar babalarına tabi oldular. Zekeriya Bey bu olaydan sonra Bosna Sancağı'na gönderildi.

1587 yılına gelindiğinde Hakkari Bey'i Zeynel Bey, Sultan Üçüncü Murat zamanında Tebriz Seferi'nde Merend'de yapılan savaşta şehit olması üzerine Hakkari Beyliği oğlu Zahit Bey'e tevcih edildi. Zekeriya Bey, beyliğin kendisine ait olacağı iddiasıyla bazı eşkiya ile gece ansızın Zahit Bey'i basarak iki kardeşini ve bir amcasını, iki Sancak Bey'i ile bazı adamlarını öldürdü. Bunun üzerine beylik, Sultan Murat tarafından Melik Bey'e verildi.

Cafer Paşa, Zekeriya Bey'in yakalanarak cezalandırılması için kuvvetli bir müfreze ile Melik Bey'i Çölemerik'e gönderdi. Zekeriya Bey, karşı koymayarak derhal İmadiye Hakimi kardeşi Seyyit Han'ın yanına kaçtı. 1596 yılında Seyyit Han'ın İstanbul nezdinde ki tavassutu üzerine Sadrazam Cağaloğlu Sinan Paşa, yılda 100 bin flori altın vergi vermek kaydı ve şartıyla Hakkari Beyliğini Zekeriya Bey'e tevcih etti.

Zekeriya Bey, uzunca bir süre Hakkari Beyliğinde bulunduktan sonra Albak Sancakbeyi Hüseyin ile anlaşarak devlete baş kaldırdı. Zekeriya Bey ile Hüseyin Bey'in Albak Kalesi'ne kapanmaları üzerine Bab-ı Âli Hükümeti Hakkari Hakimliğine Yahya Bey'i tayin etti.

Van Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın isyancılar üzerine sevk ettiği kuvvetler, Zekeriya Bey ile Albak Sancak Bey'i Hüseyin'i Albak Kalesi'nde sıkıştırarak teslim olmalarına mecbur etti. Her iki isyancı da yakalanarak İstanbul'a geönderildiler.

İsyanın bastırılmasından sonra Sultan Birinci Ahmet, Van Beylerbeyi Mehmet Paşa'ya gönderdiği hükmü şerif'te isyan ve teslim olayını şöyle nakletmektedir: "Hakkari Hakimi Yahya'ya hüküm ki, Van Beylerbeyi ikbali daim olsun katıma mektup gönderipöteden beri devletime karşı olan kulluk ve sadakatinin eseri olarak isyan ve tuğyan halinde bulunan Zekeriya Beyle Albak Sancağı Bey'i Hüseyin'i ele geçirmek hususunda gösterdiğin gayret ve sadakati, Allah'ın inayetiyle her ikisinin de yakalanıp hapsedildiklerini, Hakkari hükümetini zapt edip din-i mû bin ile benim uğrumda yüz akı ile hizmette bulunduğunu bildirdi. Berhüdar olasız. Bu bab da gösterilen bağlılık ve sadakat eserleri, atıfetlerimizin zuhuruna sebep teşkil etmiş olup Zekeriya Bey'le Hüseyin'in İstanbul'a gönderilmeleri fermanım olmuştur. Buyurdum ki, emrimi alınca bu bab da sadır olan fermanım uyarınca amel edip, adı geçen Zekeriya Bey'le Albak Sancak Bey'i Hüseyin'i Van Beylerbeyi Mehmet Paşa'ya gönderin ki, o da yüksek katıma göndere. Hizmetin övülmesi değer olup sadakat ve gayrette daim olasız." (13 Zilkade 1022 (1613)

Aynı tarihte Van'daki Kolağalarına, kethüdalara, dizdarlara ve azap ağalarına, Albak Kalesi ile Zekeriya ve Hüseyin'in ele geçirilmesi için Van Beylerbeyi ile "yekdil ve yekvücut" olarak çalışmış ve başarılı olmuş bulunmalarından dolayı takdir ve memnuniyet beyan edilmiş, kalenin bundan sonra muhafazası için Azap ve Hisar Erleri'nden her üç ayda bir değiştirilmek üzere 25 neferin takviyesi emredilmiştir.

Kısa bir süre sonra da bölgedeki Hakimlik ve Beylik'ler kaldırılarak asayiş ve sair işler daha kolay bir şekilde yönetilmek üzere devlete bağlanmıştır.
BİTLİS HANI ABDAL HAN İSYANI (1638)


1638 yılında Sencar Dağı Kürtlerinin, Mardin Sancağı köylerini yağma ederek eşkıyalık yapmaya başladıkları, Diyarbakır Valisi Melek Ahmet Paşa’ya şikayet edilmesi üzerine paşa, Bitlis Hanı Abdal Han’a ağır bir mektup yazarak bu eşkıya Kürtlerin kontrol atılda tutulmasını istedi.

Bir zamandan beri serkeş tavırlarını sürdürüp Osmanlı Devletinin emirlerine karşı gelmekte olan Abdal Han, bu mektuba ret cevabı verince Melek Ahmet Paşa, Sultan Dördüncü Murat’ın emriyle Bitlis Hanı Abdal Han üzerine sefere çıktı.

Abdal Han daha öncede Erzurum Eyaletinden Bingöl yaylağına çıkan Kürtlerden yasadışı olarak ‘baç öşürü’ adı altında 70 bin koyunlarını yağma etmiş, az bir zaman öncede Sultan Murat’ın Bağdat’ı fethedip geri dönerken Diyarbakır’a geldiğinde, diğer paşalar ve ağalar gibi Abdal Han gelip de “Gazan mübarek olsun” demediğinden Sultan tarafından da kendisine bir kızgınlık meydana gelmişti.

Melek Ahmet Paşa, tuğlarını ve otağını Dicle Nehri kıyısındaki Sadi denilen yere kurdurdu. Şemsi Paşaoğlu Mehmet Emin Paşa ile harekete geçti. Ordu Silvan Kalesi önüne geldiğinde Abdal Han tarafından Bitlis âyânlarından Hünkari Molla Mehmet, Zeriki Molla Cebrail, Modiki Ali Ağa, Konakdereli Ali Ağa gibi bazı tanınmışların şefaatleriyle ara bulunup, Melek Ahmet Paşa’ya yollanan 80 kese akçe yol parası, 10 katar katır, 6 tavla asil at ile 10’ar adet gılman (erkek köle) ve cariye yollanarak seferden vazgeçildi. Abdal Han da bir daha bu gibi hareketlerde bulunmayacağına dair söz vererek affedildi.

Ordu, Mardin tarafına giderek Sencar dağındaki Kürt eşkıyalarının bir çoğunu katl ile 100 kadar esir alarak Diyarbakır’a döndü.

1655 yılına gelindiğinde Sultan Dördüncü Mehmet zamanında Abdal Han, bu seferde (eski sadrazam ve Diyarbakır valilerinden) Van Valisi Vezir Melek Ahmet Paşa’nın çağrısına uymayarak Van’a gitmedi. Gitmediği gibi de Malazgirt Sancakbeyi Mehmet Bey’in 40 bin kadar koyununu çalarak ilini de yağma edip 300 kadar da adamını öldürüp ikinci kez isyan etti.

Vezir Melek Ahmet Paşa, Bitlis Hanı Abdal Han’a bir mektup yazarak ikinci kez aklını başına toplamasını bildirerek ikinci sefere çıktı. Erzurum Valisi Tavukçu Mustafa Paşa ile Diyarbakır Valisi Kaçak Mustafa Paşa, ayrıca Malazgirt Sancakbeyi Mehmet Bey’den yeteri kadar kuvvet alarak yola çıktı.

Malazgirt Sancakbeyi Mehmet Bey 3 bin seçme askeriyle ince karakol tayin olundu. Tekman Beyi ve Hınıs Beyi sağ kola ve Muş Beyi ile Adilcevaz Beyi sol kola tayin olundu. Gazikıran Beyine sol kol ince karakol görevi verilerek Rahova sahrasına gelindiğinde ilk temasa geçildi. 10 gün sonrada genel taarruza geçilerek Osmanlı askeri Bitlis şehrine girmeye başlayınca Abdal Han çoluk çocuğu ve kıymetli eşyalarını alarak 5 bin kadar adamıyla şehirden kaçtı. Daha sonra çocuklarını Modiki Beyine bırakarak kendisini dağlarda kaybetti.

--------------------------------------------------------------------------------

ŞUŞİK BEYİ MUSTAFA BEY İSYANI (1645)

Sultan İbrahim saltanatı sırasında Erzurum Eyaleti ile İran sınırına yakın Revan taraflarında olan bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinden Şuşik aşireti beyi Mustafa Bey, rahat durmamaya başlamıştı. Bab-ı Âli'nin emirlerini dinlemeyip karşı geldiği gibi kendi başına da haretek etmeye başlamıştı.

1645 yılında, İran ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki barışa aykırı olarak Mustafa Bey'in Hınıs kalemizin yakınındaki Revan Kalesi taraflarında bazı Acem topraklarını yağma ettiği, Revan Han'ı Genç Ali Han tarafından Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmet Paşa'ya bildirmesi üzerine Şukik Beyi Mustafa Beyin cezalandırılmasına karar verildi.

Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmet Paşa, Gümüşlü Kümbet sahrasına 70 bayrak sekban ve sarıcası 4.000 asker ile tuğ ve çadırlarını dikti. Emrinde Kars Sancakbeyi Ketenci Ömerpaşazade Mehmet Paşa, kardeşi Irak'tan azil olunan Baki Paşa, Keteağaç Paşa, Gürcü Deli Dilaver Paşa, Erzurum Defterdarı Osman Paşa ve Tortum Sancakbeyi Gazi Seydi Ahmet Paşalar ile diğer mirimiranlar, paşanın çadırı etrafına çadırlarını kurdular.

Gazi Seydi Ahmet Paşa çakrhacı (öncü kuvvet), Baki Paşa da artçı tayin edildi. Mehmet Paşa ordusu savaş alanı olan Hınıs Ovası'na geldiği sırada Malazgirt Beyi Mehmet Bey'de 3.000 askerle gelerek sefere katıldı.

Şuşik Kalesi önüne gelindiğinde, kale yalçın bir kayanın tepesinde, fethedilmesi zor, müstahkem bir kale olduğu görüldü. Derhal kale kuşatıldı, lağımlar atıldı, topçularla tüfekçiler ve askerler metrislere yerleştirildiler. İlk tüfek atışlarıyla savaş başladı. Şuşik Kalesi'ni savunanlar ilk atışta Mehmet Paşa'nın 70 askerini şehit ettiler. Topçuların attığı bir top mermisiMustafa Bey'in amcası Şüra Bey'e isabet ederek öldürdü. Ertesi gün de o yalçın kale fethedildi.

Mustafa Bey'in adamları Mustafa Bey'in gece kaleyi terk ettiğini söylemeleri üzerine Mustafa Bey'in kale içerisindeki sarayı 700 askerle yağmalanarak bütün eşyaları ile paraları ele geçirilerek Kürt eşkiyasını dışarı sürüp bütün silah ve mühimmatlarını zapt ettiler.

Kaleye 2.000 tüfekli Osmanlı askeri yerleştirildi. Şuşik Bey'i Mustafa Bey'in ili ve vilayeti asker tarafından yağma edildi. Yüzbinlerce koyun, sığır, katır ve at alındı.

Bu sırada Mustafa Bey'in Meku Kalesi'nde Acem Hanına sığındığı öğrenilince derhal Baki Paşa komutasında Keteağaç Paşa, Deli Dilaver Paşa, Malazgirt Beyi Mehmet Bey askerleriyle Muku Kalesi'ne gittiler. Baki Paşa, isyankar Mustafa Bey'i Acem Hanından teslim alarak bir gün içinde Şuşik Kalesi'ne geri döndüler.

Mustafa Bey, Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın huzuruna getirildiğinde Mehmet Paşa'nın yanındaki bey ve paşaların ricası üzerine Mustafa Bey, bu toprakları terk etmek şartıyla serbest bırakıldı. Şuşik Kalesi, Malazgirt Sancakbeyi Mehmet Bey'e verilerek isyan bastırıldı.

DASNİK MİRZA PAŞA İSYANI (Temmuz 1651)

Dasnik Mirza Paşa, Kürt beylerinden olup Şark Seferi'nde gösterdiği fedakarlıklar karşısında Musul Beylerbeyiliğine getirildi. Biraz sonra da uygunsuz hareketlerinden ötürü azledildiğinden o da gelerek İstanbul'da oturmaya başladı.

1651 yılının Temmuz ayında Sultan Dördüncü Mehmet'in saltanatı sırasında, Sadrazam Melek Ahmet Paşa tarafından Türkmen Ağalığı'na getirilmesini beklerken bu görev kendisine verilmedi. Ağalara ve paşalara kendisine mansıb verilmesi için yalvarmasına rağmen hiç kimse aldırış etmedi. Varını yoğunu İstanbul'da sattı. Dasnik Mirza Paşa, Melek Ahmet Paşa'ya gücenerek arkadaşı Hanifi Halife ile birlikte isyan ederek, Üsküdar'dan bir çok asker toplayarak Anadolu'yu yağmalamaya karar vererek şimdiki İzmit Körfezi'nde bulunan Hersek Dili'nden denizi geçerek rast geldikleri kervanları basmaya başladılar.

Dasnik Mirza Paşa ile Hanifi Halife, Lefke ve Söğüt Kasabaları arasında çadırlarını kurarak burada beklemeye başladılar. Bu durum üzerine Sadrazam Melek Ahmet Paşa, Serdar Kara Abdullah Paşa komutasında, Yeniçeri Ağası Kara Çavuş, Kul Kethüdası Çelebi Mustafa Ağa, Bektaş Ağa askerlerini isyancıların konakladıkları bölgeye Temmuz ayının ilk günlerinde gönderdi. Seher vaktinde devlet kuvvetleri ile isyancılar arasında kanlı bir savaş başladı.

İsyancılar, Sadrazamın namlı askerlerinden pek çoğunu şehit ettiler, sonra da isyancılar da kurtulamayarak kılıçtan geçirildiler. Kılıç artıkları dağlara kaçıştı. İsyancıların başı Dasnik Mirza Paşa ve Hanifi Halife adamlarıyla birlikte yakalanarak esir edildiler. Yakalananlar İstanbul'â götürülürken Üsküdar'a yakın Bostancıbaşı (şimdiki Bostancı) Köprüsü denilen yerde Sultan Mehmet'in emrinin gelmesi üzerine İstanbul'dan gönderilen Bostancıbaşı tarafından, eldeki esirlerin hepsinin başı orada vurularak, yalnız kelleleri Bab-ı Hümâyun önüne teşhir edilmek üzere gönderildi

BABAN MUTASARRIFI MAHMUT PAŞA İSYANI (1784)

Mahmtut Paşa, Babanzadeler sülalesinden gelmektedir. Baban ocağı ilk defa Fatih Ahmet adında birisi tarafından kurulmuştur. İlk yerleşim yerleri Karaçuvan'dır. Daha sonra güçlenen sülale zapt edilen civar topraklarla genişledi. Sırasıyla kardeşleri ve onların oğulları ocağın mutasarrıflığı'nı (Osmanlı'da kaymakamlık rütbesi) yaptılar.

1781 yılında Sultan Birinci Abdülhamit Han zamanında Baban Sancağı Mutasarrıfı Mahmut Paşa, oğlu Osman Bey'i Osmanlının Bağdat Valisi olan Süleyman Paşa hizmetine göndermişse de kendisi gidip görüşmediğinden Süleyman Paşa'nın gönlü kırılmıştı. Halbuki Baban Beylerinden merhum Ahmet Paşa'nın oğlu olan ve uzun süredir Bağdat'ta oturan İbrahim Bey'i Süleyman Paşa'nın gözü tutuyordu. Hazinedarı olan Ali Bey ile görüşmüş, onun da tavsiyesiyle Baban mutasarrıflığına İbrahim Bey'in getirilmesi düşünülüp 1782 yılında Süleyman Paşa, Kürt bölgesine sefer düzenleyecekken Hazail Seferi'nin çıkmasıyla bu savaş ertelendi.

1783 yılında Süleyman Paşa, ordusu ile Kerkük'e kadar gelmiş iken Baban Mutasarrıfı Mahmut Paşa bazı eşraf ve ulemayı gönderip onların aracılığı ile bir daha kusur işlemeyeceğini söylediği için Süleyman Paşa tarafından affedilip yerinde bırakıldı.

Lakin Mahmut Paşa kafa tutmaya, karşı gelmeye başlayınca 1784 yılında Bağdat Valisi Süleyman Paşa ordusu ile üzerine hareket ederek savaşa girişti. Bu savaş sonucu Mahmut Paşa Karaçulan'ı terk etmek zorunda kaldı. Baban Sancağı mir-i miranlık rütbesi ile İbrahim Bey'e verildi.

Bunun üzerine Mahmut Paşa İran'a kaçtı. İsfahan taraflarında bazı İranlılarla yardım konusunda irtibata geçtiyse de dağılan aşiretiyle sağda solda başı boş gezen Osmanlının eski isyankar valisi, Azerbaycan Han'larından Budak Han tarafından yapılan bir savaşta topraklarından çok uzaklarda öldürüldü.

İlerki tarihlerde Baban Aşireti'nin isyanları devam edecek ve her defasında da Osmanlı tarafından tenkil edilcekt


MİLLİ AŞİRETİ REİSİ TİMUR İSYANI (1785)

Timur, Kürt Milli Aşireti'nin reisi idi. Bir süredir hayli gücü ve kuvveti vardı. Buna güvenerek eşkiyalığa ve devlete isyana kalkıştı. Devlete borçlu olduğu haldedevlet vergisini ödemedi. Rakka ve Diyarbakır'a ait bazı kasaba ve köyleri ele geçirip sağladığı geliri kendisine saklayıp, dilediği gibi harcayarak tımarlıların ve devlet görevlilerinin maaşlarının verilmesini engelledi. Her türlü mali gücü ve kuvveti var olduğundan valileri ve çevredeki emirleri baskı altına aldı. Diyarbakır ve Rakka valilerini zordurumda kaldığından bölgeyi Timur'dan kurtarmak Osmanlı Devletinin boynunun borcu olmuştu. Ancak Osmanlı Devleti hem Rusya hem de Avusturya Savaşları ile uğraşıyordu.

Az bir askeri kuvvet ile Timur'u ortadan kaldırmak zordu, zehirlenip öldürülmesi de mümkün değildi. 1789 yılı ortalarında Bağdat Valisi Süleyman Paşa'ya yeteri kadar kuvvetle Timur'un üzerine harekete geçmesi emri gönderildi.

Timur, konar göçerdi, üzerine kuvvet gönderilince bir taraflara kaçar gizlenirdi, kuvvetler geri dönünce eski yerine gelirdi. Bu bakımdan ele geçirilmesi zordu. Bu sırada da Necet taraflarında başkaldıran Vehhabiler'in Süleyman Paşa'nın boş bırakacağı bölgede rahat hareket etmesini istemeyen Bab-ı Âli, Kapıcıbaşılardan Turunçoğlu Süleyman Bey'e Rakka Eyaleti'ni tevcih ederek, Bağdat Valisi Süleyman Paşa ile haberleşerek Timur'un yakalanması için görevlendirildi. Lakin çok sayıda asker olmayınca Timur'un yakalanamayacağı belli olmuştu.

1790 yılı ortalarında Bağdat Valisi Süleyman Paşa bizzat Timur üzerine harekata geçme görevini aldı. Rakka Eyaleti ile Uzun İbrahim Paşa, Halep Valisi Köse Mustafa Paşa ve Malatya Mutasarrıfı Rişvanzade Ömer Paşa ile o bölgede bulunan ve iyi savaş bilen kimselerde emrine verildi.

Süleyman Paşa'nın çok sayıda askerle Bağdat'tan hareket ederek Rakka taraflarına yaklaştığı haberini Timur duyunca, karşı koyamayacağını düşünerek sığınacak emin bir yer bildiği Bük isimli bir yere gitti ve orada beklemeye başladı. Adamlarının çoğu kaçmıştı. Timur'un bir çok malı ve eşyası, Milli Aşireti'nin bunca malı ve hayvanları, Süleyman Paşa askerleri tarafından yağma edildi. Milli Aşireti, şimdiye kadar böyle ezilip hasara uğramamıştı.

Kuvvetler Timur'un üzerine yürüyünce Timur 50-60 kadar adamıyla Halep taraflarına kaçtı. Timur'un kardeşi ve can düşmanı olan İbrahim Bey, Süleyman Paşa tarafından Milli Aşireti reisi tayin edildi. Uzun İbrahim Paşa, emrindeki askerlerle Timur'un takibine gönderildikten sonra, Süleyman Paşa Rakka'dan hareket edip Mardin bölgesine geldi. Burada Timur'un adamlarından bir çok isyancı yakalanıp, Timur'un kardeşlerinden Sadun ile amcasının oğlu Mahmut idam edilerek ortadan kaldırıldı. Bazı Timur yanlıları da korkutularak İbrahim Bey tarafına çevrildi.

Gerçekten Timur'un yakalanıp idam edilmesi Sultan Üçüncü Selim Han'ın kesin isteği idi. Timur'un yakalanmadıkça Süleyman Paşa'nın Bağdat'a dönmemesi için kendisine bir çok emirler gönderilmişti.

Vehhabilerin Bağdat bölgesinde bazı yerlere saldırdıkları ve İmam Ali Kasaba'sında bulunan antik kıymeti olan İslamiyet'e ait şeyleri parçalamak amacında oldukları duyuldu. Artık Süleyman Paşa burada duramadı. 1791 yılı ortalarında Bağdat'a döndü.

Timur kaçtıktan sonra bir daha eski gücüne kavuşamadı, uzun bir müddet bir yerde kalamadı, yanındaki az bir adamla avare avare dolaştı. Sonunda 1794 yılında Bağdat'a giderek Süleyman Paşa'ya sığındı. Süleyman Paşa'nın Sultan Selim'e yalvarmaları sonucu padişah tarafından da affedildi.



SAMSAT BEYİ REŞİT HÜSEYİN İSYANI (1804)

Celilzade Zühtü'nün el yazması 'Keşkül' isimli kitabında; Samsat beylerinden Reşit Hüseyin'in 1804 yılında isyan ederek Siverek'i işgal ettiğini görmekteyiz.

Samsat, şimdiki Adıyaman ilimizin sınırları içerisinde olup, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından ikinci defa Türk topraklarına katılmış bir yerleşim yeridir.

1804 yılında, Sultan Üçüncü Selim saltanatı sırasında isyan eden Samsat Bey'i Reşit Hüseyin Siverek'i ele geçirdikten sonra burada fazla tutunamadı.

Diyarbakır Valisi Hasan Paşa, büyük bir kuvvetle Siverek'i Samsat Bey'i Reşit Hüseyin'in elinden aldı. Diyarbakır Valisi Hasan Paşa, şehre girdikten sonra Reşit Hüseyin'i idam ettirdiği mezar taşından anlaşılmaktadır.

Samsat Bey'i Reşit Hüseyin'in, Siverek'te 1804 tarihinde öldüğü ve Gülabibey Camiin avlusuna defnedildiği kabir taşına ismi ve ölüm tarihinin yazıldığından anlaşılmaktadır.

BABANZADE ABDURRAHMAN PAŞA İSYANI (1806)

Şavizade maktul Mehmet Bey'in oğlu Casım Bey, başında bulunduğu El-Abid Aşireti ile Şamiye'den El-Cezire tarafına geçip Habur'a yerleşmişti. Üzerlerine Baban Mutasarrıfı Abdurrahman Paşa gönderilmiş ve yanına da koy (bazı yelerde Koi, Köy diye de geçer) Sancağı Mutasarrıfı Mehmet Paşa verilmişti. Abdurrahman Paşa ile Mehmet Paşa arasında bağlı oldukları aşiret bakımından düşmanlık vardı, birbirlerinin idamı için fırsat kollamakta idiler.

Bu sefer Kerkük civarında buluştuklarında Abdurrahman Paşa, bir fırsatını bularak Mehmet Paşa'yı idam ettirdi, durumu da bir rapor ile Bağdat Valisi Ali Paşa'ya bildirdi. Abdurrahman Paşa'nın bu raporundan Ali Paşa gücenmiş ise de gidişatına göre kendisini azarlamakla beraber gönlünü alıcı bir cevapta yazmıştır. Bundan sonra Abdurrahman Paşa bununla yetinmemiş daha fazla aşırı derecede uygunsuz hareketlerde bulunmuştur. Bu duruma Ali Paşa çok kızarak Abdurrahman Paşa'yı görevden alıp Baban Sancağı'nı İmadiye taraflarında bulunan Ahmetpaşaoğlu Halit Bey'e; Koy ve Harir Sancakları'nı İbrahimpaşaoğlu Süleyman Bey'in idaresine vererek Abdurrahman Paşa'nın üzerine hareket için kuvvet hazırlamıştır. Bunun üzerine Halit Paşa Baban mutasarrıflığını ele geçirmek üzere o tarafa hareket etmişti. Yolda Abdurrahman Paşa'nın askerleriyle karşılaşınca savaşa girmiş ve yenilgiye uğramıştır. Bu haber üzerine Bağdat Valisi Ali Paşa, emrindeki ordu ile yetişip Abdurrahman Paşa'yı barındığı derbendinde bozguna uğratıp oradan kaçırtmış ve Halit Paşa ile Süleyman Paşa'yı tayin ettiği görevlerine gönderdikten sonra kendisi de Bağdat'a geri dönmüştür.

Bölgeden kaçarak kurtulan Abdurrahman Paşa, İran Şah'ına müracaatla yardım istemişti. Şah'ta Abdurrahman Paşa'yı korumaya söz vererek bundan dolayı Bağdat ile Tahran arasında haberleşme başlamıştır.

Kürtlerin büyük çaptaki ilk isyanı 1806-1808 yılları arasında Abdurrahman Paşa'nın tayin olmasının beklendiği Süleymaniye Valiliği'ne Halit Paşa'nın getirilmesi üzerine başlamış olduğu isyandır. Bazı değerli tarihçilerimize göre bu isyan her ne kadar Kürtçü çevrelerce sözde 'İlk Milli Başkaldırı' olarak lanse edilse de tamamen makam için başlatılan bir isyandır denmektedir.

İsyan başladıktan kısa bir süre sonra İran ve Rusya tarafından desteklenmiş, isyanın coğrafi olarak merkezden uzak olması ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nun eyaletleri olan Eflak ve Boğdan'ın Rus işgaline uğramasından dolayıisyanın bastırılması yaklaşık iki seneyi bulmuştur. İsyan 1808 yılında bastırıldıktan sonra 1810 yılında Abdurrahman Paşa'nın öldürülmesiyle son bulmuştur.

Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu Rumeli'de ecdat yadigarı topraklarda savaşırken, aşağıda, Kürtler makam uğruna devletlerine karşı gelmekte idiler.

BABANZADE AHMET PAŞA İSYANI (1812)

Sultan İkinci Mahmut döneminde 1812 yılında, Osmanlının paşası Babanzade Ahmet Paşa tarafından Süleymaniye valiliğini ele geçirmek, Süleymaniye bölgesini kontrol etmek ve 1810 yılında çıkardığı isyanın bastırılması için devlet kuvvetlerince öldürülen babası Babanzade Abdurrahman Paşa'nın öcünü almak amacıyla yapılan bir isyandır.

Bu isyan, Osmanlı Devletinin Balkanlarda çıkan Sırp İsyanı ile meşgul olduğu ve Osmanlı-Rus Savaşı'nın yapıldığı dönemde çıkmışsa da kısa sürede bastırılıp isyanın elebaşısı Babazade Ahmet Paşa yakalanarak idam edilmiştir.


ŞEHZADE TORUNU MEHMET BEY İSYANI (1819)

Tarihlerimize Ahmet Cevdet Paşa'nın kayıtlarında Şehzade Torunu Mehmet Bey olarak geçen Mehmet'in şehzade torunu olup olmadığı, torun ise hangisinin torunu olduğu şimdilik meçhuldür.

Osmanlı Devleti, Van Muhafızı Mehmet Derviş Paşa'nın isyanı ile uğraşıp, paşanın tenkili için üzerine asker gönderileceği bir sırada aynı yıl ve aynı anda Diyarbakır'da isyan çıktığı haberi geldi. (1819)

Diyarbakır Eyaleti, Rakka Eyaleti ile birleştirilerek Behram Paşa'nın idaresinde bulunuyordu. Bu sırada Behram Paşa, Diyarbakır'a gidip divan toplantısı yapıp, hil'atler giymişti. Diyarbakır'da nüfuz kazanan Şehzade Torunu Mehmet Bey, Müftü Mesut Efendi, ileri gelenlerden Karahocaoğlu Ömer ve Serdar isimli şahıslar ise Diyarbakır'da vali bulunmasını istemiyorlardı. Burasının mütesellimlikle (vali veya mutasarrıfların gönderdikleri vergi memuru, vergi tahsildarı) idare olunup, işlerini de kendileri görmek istiyorlardı. Bu yüzden bir isyan çıkardıklarını Vali Behram Paşa haber vermişti. Paşa her ne kadar bu isyanın önünü almış ise de, Mehmet Derviş Paşa isyanının bastırılması için Erzurum Valisi Hafız Ali Paşa emrine Diyarbakır'dan gönderilecek olan bin askerin hazırlanması ile meşgul olup mütesellimi Güranizade Ali Ağa'yı komutan olarak göndermek niyetindeydi.

Fakat bu sırada şehirde, Şehzade Torunu Mahmet Bey, yine adamlarını kışkırtıp, halkı ayağa kaldırıp Paşa Kapısına hücum ettirmişti. Behram Paşa'da Diyarbakır Kalesi'nin kapılarını kapattırarak savunmaya geçti. İçeriden ve dışarıdan tüfek atışları başlamıştı. Paşanın caddeleri tutmak için dışarıda bıraktığı askerler arka arkaya kaleye girdikçe paşanın kuvvetleri artmaktaydı. Bu sırada da öldürülen isyancıların kesilen başları da İstanbul'a gönderilmekteydi. Fakat çarşı ve pazar halkın elinde olduğundan erzak bakımından sıkıntı çekilmekteydi.

Behram Paşa, durumu mektupla bildirmekle beraber; "Maden Kazası Emin'i Nurullah Paşa'dan biraz erzak ve asker istemek gereğini, Diyarbakır halkının birkaç defadır yaptıklarından dolayı cezalandırılmadıklarından, yaptıklarının yanlarına kaldığından şımardıklarını, Şehzade Torunu Mehmet Bey, Karahocaoğlu Ömer ve Serdar isimli şahısların idam edilip, Müftü Mesut Efendi'nin sürgüne gönderilmedikçe ayaklanmanın bastırılamayacağını" bildirip bu konuda gerekli emirlerin verilmesini istemişti.

Bu sırada Diyarbakır halkına yardım için etraftan bir hayli eşkiya gelip Diyarbakır'da büyük bir isyancı grubu meydana gelmişti.

Behram Paşa o bölgede doğmuş olduğundan taraftarı olan Milli Aşireti'nden Diyarbakır aşiretlerinden de adamlar yola çıkmıştı. Behram Paşa'nın İstanbul'a yolladığı mektup 1819 yılı Aralık ortalarında İstanbul'a geldi. Sultan İkinci Mahmut, derhal gerekli şekilde emirler çıkardı. Daha önce Van'a gönderilmek üzere Halep, Adana ve Sivas'tan toplanan askerlerin de Diyarbakır'a gönderilmesi emrini verdi.

Tüm bu kuvvetler hemen hemen aynı anda Diyarbakır'a geldiler. Bunları gören Diyarbakır isyancıları korku ve dehşete kapıldılar ve dağılmaya başladılar. Bu arada Behram Paşagenel af ilan edip halka güven verdi. Herkes yatışmış olarak yerlerine döndüler.

Bu olaylar üzerine şehirden kaçan Şehzade Torunu Mehmet Bey, Karahocaoğlu Ömer ve Serdar isimli isyancıların mal ve gelirlerine el konuldu, her nerede yakalanırlarsa derhal idam edilmeleri için ferman çıkartıldı.

Müftü Mesut Efendi'nin ise Anapa'ya sürülmesi yazılmış ve isyan bastırılmıştır.

Çok geçmeden Karahocaoğlu Ömer ile Serdar isimli şahıslar yakalanarak idam edildiler.


MİR MUHAMMED (Soran Aşireti) İSYANI (1833)

Mir Muhammed, doğu illerimizde yaşayan Soran Aşireti reisi idi. Bu sıralarda 1832 yılında Mısır valimiz Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın başlattığı isyan devam etmekte, Mısır'da ayrı bir devlet kurma girişimleri sürmekte idi.

Sultan İkinci Abdülhamit'in Mısır'la uğraştığı bir zamanda, 1833 yılında Mir Muhammed'de doğuda, Osmanlı İmparatorluğu topraklarından ayrı bir devlet kurmak için isyan etti.

Az bir zaman sonra durumun ciddiyetini anlayan aşiretindeki aklı başında olanlar tarafından, İslam'ın halifesine isyan etmenin kafirlik sayılacağı anlatılarak Molla Hâdi ve bazılarının fetvalarıyla, Mir Muhammed etrafında yalnız kaldığını gördü.

Durumun ümitsizliğini anlayan Mir Muhammed, kendisini tenkil için gelen devlet kuvvetlerine teslim olmak zorunda kaldı.

ŞERİF AHMET İSYANI (1834)

Sultan İkinci Mahmut döneminde 1834 yılında Bitlisli Şerif Ahmet tarafından hükümete vergi vermemek amacıyla çıkartılmıştır. İsyan Bitlis bölgesinde çıkmış ve bir hafta sürmüştür.

İsyan eden Şerif Ahmet, hükümet dairelerini basmış, kendisine 'Emanet' (emirlik, beylik) ünvanını vererek hükümet işlerine bakmaya başlamıştı. Gönderilen kuvvetler tarafından isyan bastırılarak Şerif Ahmet tutuklandı. Yapılan yargılama sonucunda suçlu bulunarak idam edildi.


KÖR MEHMET PAŞA (REVANDUZ) İSYANI (1837)

Yine Sultan İkinci Mahmut döneminde, Kör Mehmet Paşa Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı. Babası Mustafa Bey'in 1827 yılında ölmesi üzerine yönetimin başına geçirilerek paşalık rütbesi verilen Kör Mehmet Paşa, Revanduz'da ki yönetim bölgesinin dışına taşmaya başladı. Kendisine komşu olan Şirvan ve Bırados Beylikleri'ne saldırdı. 1837 yılında Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldığını bildirdi. Kendisi adına para bile bastırdı.

Bu sırada kuşatmış olduğu Erbil'i daha sonrada Altınköprü'yü ele geçirdi. Aşağı Zap Irmağı'na kadar sarktı. daha sonra Akra, İmadiye ve Musul'a da saldırmaya başladı.

Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan İstanbul Hükümeti Darphor Reşit Paşa'yı, Kör Mehmet Paşa isyanını bastırmakla görevlendirerek bölgeye gönderdi. Emrindeki kuvvetlerle Bağdat'a gelen Darphor Reşit Paşa, gerekli tertibatı aldıktan sonra Hariri bölgesine geldi. Kör Mehmet Paşa, emrindeki kuvvetlerle birlikte dağlık bölgelere çekildi. Darphor Reşit Paşa, önce, Kör Mehmet Paşa'ya teslim olması için çağrıda bulundu. Bunu kabul etmeyen Kör Mehmet Paşa savaşa girişti. Yapılan savaşı Kör Mehmet Paşa kuvvetleri kaybedince Mehmet Paşa esir alınarak isyan bastırıldı.

Darphor Reşit Paşa, isyanı bastırdıktan sonra sorumlularını tek tek yakalayarak cezalandırdı. Kör Mehmet Paşa'yı İstanbul'a getirdi. Sultan Mahmut, Kör Mehmet Paşa'ya yalnızca nasihatte bulundu. İdamını bekleyen Mehmet Paşa, döneminin dünyadaki en akıllı ve kibar devlet adamı olan Sultan Mahmut tarafından affedilerek kendisine bir de 'Ferik' rütbesi verdi.


CİZRELİ SAİT BEY İSYANI (1838)

Cizreli Sait Bey, Sultan İkinci Mahmut'un saltanatının son yıllarında ayaklandı. Ayaklanmanın bastırılmasına Çerkez Hafız Mehmet Paşa görevlendirildi. İsyan kısa sürede bastırılarak Sait Bey ve adamları yakalanıp idam edildiler.

İsyanın bastırılması sırasında Mehmet Paşa emrindeki orduda, daha sonra Alman Orduları Başkomutanı olacak olan Feldmareşal Helmuth Von Moltke'de yüzbaşı rütbesiyle bulunuyordu.

Moltke'nin notlarında, isyanın bastırılmasına, daha sonra isyan edecek olan Bedirhan Bey'in emrindeki aşiret askerleri de devlet saflarında yer almıştı.


GARZAN KÜRTLERİ İSYANI (1838)

Sultan İkinci Mahmut Han Gazi'nin ölümünün son günlerine denk gelen bu isyan 1838 yılında Garzan bölgesindeki aşiret reisleri tarafından, Siirt Sancağı sınırları içerisinde bulunan Garzan bölgesinde yapılmıştır.

Başlangıçta Garzan bölgesi aşiretlerinin isyanına önem verilmemiştir. İsyan sonradan genişleyince önem kazanmış, bastırılması için Bölge Valisi Çerkez Hafız Mehmet Paşa görevlendirilmiştir. Çerkez Hafız Mehmet Paşa idaresindeki kuvvetler asilerin bulundukları yerleri kuşatmışlarsa da önemli bir sonuç alınamamıştır. Böldede bulunan Bedirhanlılar'dan, daha sonra isyan edecek olan Bedirhan Bey'de aşiret mensuplarıyla yardımda bulunmuştur.

Bazı aşiret liderlerinin ele geçirilmesiyle ve daha sonra da asilerin birbirlerine düşmesi üzerine isyan bastırılmıştır.


İMADİYELİ İSMAİL PAŞA İSYANI (1841)

Hakkari kabilesi Kürtlerinden olan, şimdi Irak'ta bulunan İmadiye Kazası Kürtlerinden Osmanlının paşası İsmail Paşa, 1842 yılında, Abdülhamit saltanatı sırasında, Bedirhan Bey isyan etmeden önce; Bedirhan Bey, Bedirhan Bey'in kayınpederi Vanlı Han Mahmut ve bazı Kürt reisleriyle ittifak ederek fesat hazırladığı sırada Musul'da ki görev yerinden kaçarak Cizre'ye gelen İmadiyeli İsmail Paşa, devletine başkaldırarak Bedirhan Bey ile birleşti.

İmadiyeli İsmail Paşa, zapt edilmesi imkansız hisarlara sahip olan, suyu, kaya içlerine oyulmuş kuyulardan temin edilen İmadiye Kalesi'ne kapandı.

1843 yılına gelindiğinde Bothan Emiri Bedirhan Bey, kendi bölgesinde yaşayan Hıristiyan Nasturi vatandaşlarımızı ortadan kaldırmaya kafasına koyduğunda Osmanlı Devleti'nden habersiz olarak 10 bin kadar Nasturi'yi yok etmek için İsmail Paşa'dan Tatar Ağa'dan ve Hakkari Emiri'nden yardım istediğinde, İmadiyeli İsmail Paşa, Bedirhan Bey'in emrine 800 silahlı adamını gönderdi.

İmadiyeli İsmail Paşa'nın bu kadar adam göndermesinin iki nedeni olabilirdi; biri, Bedirhan Bey Nasturiler üzerinde başarılı olduktan sonra geçen defa bir çok zorluklarla azledilen İsmail Paşa'nın tekrar İmadiye Valiliği'ne tayinini temin etkem, diğeri ise, İsmail Paşa'nın Nasturi'lerden alınacak yağma ve ganimetlerden pay almak düşüncesi idi.

1846 yılına gelindiğinde devlet İmadiyeli İsmail Paşa'nın tedip edilmesine karar verdi.

Bundan sonraki isyan zincirleri birbirini tamamlayacağından İsmail Paşa'nın akibeti ilerde görülecektir.


BEDİRHAN BEY İSYANI (1843)

Doğu Anadolu’daki Kürt isyanları içinde Bedirhan Bey’in ayaklanması oldukça önemlidir. Kaynaklarda ‘Asakir-i Redife Miralayı’, ‘Cizre ve Bothan Mütesellimi’ gibi unvanlarla anılan Bedirhan Bey’in, İslam yayılması sırasında Suriye’yi fetheden Halid Bin Velit’in torunu Abdülaziz’in soyundan geldiği iddia edilmektedir. Bu sebeple Bedirhan ailesine ‘Azizi’ de denilmektedir.

Ancak bilindiği kadarıyla Bedirhan Bey, Bitlis Emir’i Şeref Han’ın soyundandır. Cizre Emareti babası Abdullah’tan sonra amcası Seyfettin’e, ondan da ağabeyi Salih’e geçmiş, her ikisinin de kendi lehine feragatleri üzerine Bedirhan, 1826 yılında Cizre Bey’i olmuştur. Kısa zamanda Hakkari Müdürü Nurullah ile Van bölgesinin önemli aşiret reislerinden birisi olan kayınbabası Han Mahmut’un da desteğini sağlayan Bedirhan Bey, bölgede hatırı sayılır bir güç haline gelmiştir. Osmanlı devletine karşı itaatkar görünmesine rağmen 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasından sonra devletin yeni ordu kuruluşu için ülkenin her yerinden asker alınması kararına muhalefet ederek gerçek yüzünü göstermekte gecikmemiştir. Bedirhan Bey’i cesaretlendiren olay 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı olmuştur. Arkasından 1831 yılında Osmanlı ordusunun Nizip’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa komutasındaki Mısır kuvvetlerine yenik düşmesi ki bu savaşta Bedirhan Bey Osmanlı saflarında savaşmıştı. Cizre aşiretlerinin Bedirhan Bey liderliğinde harekete geçmelerine fırsat verdi. Bedirhan Bey, Hakkari Miri Nurullah ve kayınpederi Musullu Han Mahmut’la işbirliğine girmiştir. Han Mahmut, aralarında Ermeni ve Nasturilerin de bulunduğu bir kuvvetle Bedirhan Bey’in yardımına gitmiştir. Sürgünle görevlendirilen Mehmet Reşat Paşa, 1836 yılında Cizre’yi ele geçirmiştir. Ancak aynı yıl ölen Mehmet Reşit Paşanın yerine Hafız Paşa getirilmiştir. Teslim olan ve devletle anlaşmak zorunda kalan Bedirhan Bey’in sadakatten ayrılmaması için devlet onu yerinde bırakmıştır (1838).

1840 yılında Cizre’nin bazı bölgelerinin Musul’a bağlanması yeni bir ihtilafa neden olmuştur. Musul Valisi Mehmet Paşa Bedirhan Bey’in Cizre bölgesindeki nüfusunu kırmayı düşünüyordu. Ancak Bedirhan Bey, Diyarbakır valisi kanalıyla İstanbul’u ikna etmiş ve 1842 senesinde Cizre’yi de onun isteği üzerine Diyarbakır eyaletine bağlamıştır. Cizre’nin Musul’a bağlanması konusunda ısrar eden Musul Valisi Mehmet Paşa, Bedirhan Bey’in girişimleri sonucu bu isteğinde başarılı olamamış, devlet bu tercihinde Bedirhan Bey’i desteklemiştir. Böylece Bedirhan Bey çok çekindiği, hatta hayatından dahi endişe duyduğu Mehmet Paşaya karşı devleti arkasında bulmuştu.

Osmanlı devleti o sıralarda başka bölgelerde uğraşmakta olduğundan, bazı geniş Kürt bölgelerinin özerk olmalarına göz yumdu ve Kürt aşiretlerinin giriştikleri yasadışı davranışlarını müsamaha ile karşıladı. Bu davranışların bir örneği Bedirhan Bey’in 1843-1846 yıllarında güçlerinin artmasından ve kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelip, başlarına buyruk olmalarından korktuğu Hıristiyan Asurlulara karşı giriştiği kıyım ve yağma hareketiydi. Bedirhan Bey’in, kendi memleketi içinde yaşayan Asurlular’ın böylesine güçlenmelerine tahammül etmesi olanaksızdı. Bu yüzden on bin Asurluyu öldürdü.

Bedirhan Bey, bir feodal aşiretçi lideri olduğu halde Kürt milliyetçiliğinin özlemlerini dile getiriyordu. Ne var ki amaçlarını el yordamıyla ve tahminlerle belirlemeye çalışıyordu.

Ancak Nasturi olayı ve Nasturilerin üzerine yürüyerek bunları katletmesi üzerine 1843 yılında Bedirhan Bey’in tekrar asi duruma geçmesine neden olmuştur. Nasturi Olayı tamamen Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Amerikalı ve İngiliz misyonerleri ilk defa 1840’lı yıllarda Hakkari’deki Hıristiyan Nasturileri keşfetmiş ve Tiyari bölgesinde Amerikalılar, bütün ovanın üzerinde uzandığı bir tepenin üzerine kale gibi bir yatılı okul inşa etmişlerdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yanında dini propagandada yapan Amerikalı misyonerler bununla da yetinmeyip Nasturileri vergi vermeme konusunda kışkırtmışlardır. Batılı devletlerin desteğini gören Tiyari Nasturilerinin Bedirhan Bey’e mensup köyleri basması ve katliamlar yapması, bu kışkırtmalar ve bölgedeki batılı güçlerin varlığı Bedirhan Bey’in harekete geçmesine çok sayıda Nasturilinin ölümüne neden olmasından dolayı olay daha da büyümüş, Amerika, Fransa ve İngiltere Osmanlı devletine başvurarak olayı protesto etmişler ve Bedirhan Bey’in cezalandırılmasın talep etmişlerdir. (1843) İngiltere ve Fransa’nın müdahalesi Nasturi konusunu milletlerarası bir mesele haline getirme çabasından başka bir şey değildi. Bu devletlerin iddiaları arasında Nasturi Hıristiyan topluluğunun katliama maruz kaldığı, Osmanlı devletinin bunları koruyamadığı, Bedirhan Bey’e ve bölgedeki Kürt aşiretlerine karşı tedbir almadığı hususları yer almaktadır.

Osmanlı devleti meselenin daha fazla büyümesini önlemek için süratle harekete geçmiştir. Sultan Abdülmecit Han, Anadolu Ordusunu Müşir Topal Osman Paşa komutasında Bedirhan Bey’in tenkili için bölgeye sevk etmiş. Bedirhan Bey, Osmanlı kuvvetleri ile yaptığı ilk savaşta devlet kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra Bedirhan Bey, sınırlarını biraz daha genişletti.

Devlet kuvvetleri ile yeniden Urimiye taraflarında savaşa giren Bedirhan Bey, Cizre taraflarına çekildi. Burada da devlet kuvvetlerine karşı başarı sağladı ise de, Cizre taraflarında da tutunamayıp Eruh Kalesi’ne çekildi. Burada kuşatılan Bedirhan Bey, Hariciye Nazırı Mustafa Reşat Paşa’nın yolladığı bir fermana istinaden Anadolu Ordusu Müşiri Osman Paşa’ya teslim oldu.

Diğer yandan kayınpederi Han Mahmut’ta Van civarında ele geçirilmiştir. Van bölgesinde etkili bir aşiret reisi olan Bedirhan Bey’in müttefiklerinden Han Abdal, Bedirhan Bey ile anlaşmazlığa düşmüş ve Osmanlı kuvvetlerine teslim olmak zorunda kalmıştır. Diğer bazı müttefiklerinin de devlet kuvvetlerine meyletmesi üzerine isyan yatıştırılmış, İstanbul’a getirilen Bedirhan Bey, bir süre sonra Girit Adası’na Kandiye’ye sürgüne gönderildi. Han Mahmut ise 1847 yılında Rusçuk’a sürgüne gönderildi.

Bedirhan Bey, 1866 yılında sürgünde affedilerek tekrar İstanbul’a döndü. Aynı yıl Şam’a gitti ve 1868 yılında ölünceye kadar orada kaldı.

Bedirhan Bey’i 1838 yılında kendisini yerinde bırakan devletinin bu lütfuna kısa zamanda nankörlükle cevap verdiği bilinmektedir. Bedirhan Bey ayaklanmasının bastırılmasını takiben bölgedeki diğer feodal beylerin üzerine gidilmiş. Kısa süre içinde bu unsurlarda bertaraf edilmiştir. Hakkari bölgesinde huzursuzluk çıkaran ve Bedirhan Bey ile işbirliği yapan Nahiye Müdürü Nurullah Bey 1848 yılında devlet kuvvetleri karşısında tutunamayarak İran’a kaçmak zorunda kaldı. 1849 yılında Türkiye’ye dönen Nurullah Bey yetkililere teslim olmuş ve Girit’e sürgüne gönderilmiştir. Bu arada Süleymaniye Emir’i Babanzade Ahmet Paşa da Bağdat valisinin üzerine gönderdiği kuvvetler tarafından 1847 yılında bozguna uğratılmış ve böylece üç yıllık mücadelenin sonucu Baban Emirliği de ortadan kaldırılmıştır.



HAN MAHMUT İSYANI (1846)

Bedirhan Bey’in kayınpederi olan Musullu Han Mahmut, Mahmudi aşiretinden olup Mahmudi beylerindendir. Van bölgesinin önemli aşiret reislerinden olan Han Mahmut Sultan Birinci Mahmut döneminde isyan eden Bedirhan Bey’in isyanında onunla beraber olmuş, 1846 yılında Cizre’ye doğru yaklaşmakta olan Ferik Ömer Paşa idaresindeki Osmanlı kuvvetleri ile isyancılar arasında çıkan çatışmada Bedirhan Bey kuvvetleri perişan olmuş, savaş meydanında bulunan Han Mahmut kaçmayı başarmıştır. Bu savaştan sonra Han Mahmut, Bedirhan Bey ve Han Abdal arasında bazı anlaşmazlıklar çıktı. Han Abdal’ın Erzurum Valisi Müşir Vecihi Paşa’ya teslim olması üzerine etraftaki aşiretler hükümete meyletmeye başladılar.

Bir taraftan Bedirhan Bey isyanı devam ederken öte taraftan Ferik Ömer Paşa kuvvetlerinden kaçarak Van’a gelen Han Mahmut, açıkça isyan bayrağını açtı. Han Mahmut, isyan sahasına yeni çıkmış değildi. 1839 yılında Erzurum Müşiri olan Osman Paşa, İstanbul’a yazdığı bir raporunda; Han Mahmut’un tedip edilmesinde bazı sakıncaların bulunduğunu, Hakkari bölgesindeki aşiretlerin kendisini sevdiğinden dolayı bu harekâtta ortalığın karışabileceği, isyancıların İran ile birleşebileceği, İran ile sınır anlaşması imzalandıktan sonra böyle bir harekâta geçilmesinin doğru olacağı, Han Mahmut’un hakim bulunduğu bu gün dahi sağlamlığını muhafaza eden Hoşap Kalesi’nin çok zor ele geçirileceğini yazmıştı. Hatta bu yıllarda Han Mahmut isyan etmiş (1839), o zaman isyan kolay bastırılmıştı.

Han Mahmut, Van’a gelerek burada isyanı başlattı. Han Mahmut, Muş, Bitlis Kürtleri ile Bedirhan Bey tarafından yardım görüyordu. İstanbul’da göz hapsinde iken kaçan meşhur Kör Hüseyin’de Van’a geldi.

Anadolu Ordusu Komutanı Müşir Osman Paşa, Diyarbakır’dan Cizre üzerine yürürken Ferik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetleri Muş yolu ile Van üzerine sevk ederek Van’ın asilerin elinden kurtarılmasını emretti. Ferik Ahmet Paşa, Han Mahmut’un fazla direnemeden orduya teslim olduğunu, askerlerinin birkaç güne kadar Van Kalesi’ne gireceğini bildiren bir raporu geldi.

Ferik Ahmet Paşa, 5 Ramazan 1263 (1846) günü Van’a girdi ve isyan bastırıldı. Han Mahmut, arkadaşları ve aile halkı ile Samsun’dan vapurla İstanbul’a getirildiler. 16 Şevval günü Han Mahmut, Şumnu’dan gelen Süvari Sağ-Kolağası Yahya Ağa komutasındaki bir bölük süvarinin muhafazası altında Rusçuk’a sevk edildiler.

Han Mahmut, Rusçuk’ta kaldığı sürece devlet tarafından 10 bin kuruş maaş tahsis edildi.

NURULLAH BEY BAŞKALDIRISI (1846)

Hakkari Osmanlı Devleti idaresine girdikten sonra mütesellimler veya müdürler tarafından idare edilmekte idi. Bunların içinde devlete başkaldıranlar, isyan edenler, devleti zor durumda bırakanlar oldu.

1846 yılına Sultan Abdülmecit saltanatına gelindiğinde Hakkari Müdür olan Nurullah Bey, devlete başkaldırmak üzeredir. Bölgede toplanan vergileri kendi çıkarlarına harcamakta, devletin emirlerini dinlememekte sanki bağımsız bir bey gibi hareket etmektedir. İşin ilerlediğini Osmanlının bölge Valisi Esat Muhlis Paşa, bazı önlemler alınmasını bir rapor halinde Bab-ı Âli’ye arz etti.

Nurullah Bey, Hakkari’de ne bey, ne de hakimdir. Hükümet tarafından Hakkari’nin idaresine memur edilen bir müdürdür, fakat yerlidir. Bu nedenle nüfuzludur, etrafı ve tarafları vardır.

Vali Esat Muhlis Paşa, Hakkari Sancağı Müdürü Nurullah Bey’in yakalanması için Miralay Hafız Bey ile Kapıcıbaşı Ömer Bey’i Hakkari’ye gönderdi. Görevliler Nurullah Bey’in oğlu ve yakınlarını yanlarına alarak paşaya getirdiler. Aşiret reisleri toplanarak devlete olan geçmiş vergilerini vereceklerini bildirmeleri üzerine paşa, bu şahısları serbest bıraktı. yalnız Nurullah Bey’e güvenilmeyeceğini, derhal değiştirilmesini, fakatbu sıralarda bölgede yeniden bir gaile çıkarılmaması için hak sahiplerinin temin edilmesi, Nurullah’ın zimmetinde bulunan devlet malı ile vergi paralarını Van Mal Sandığına yatırması bundan sonra usul ve kanuna hareket edilmesi halinde Nurullah Bey’in malve canına dokunulmamak üzere yerinde bırakılması lüzumunu raporunda belirtti.

Nurullah Bey, mütemadiyen hayatından endişe etmekte, bu nedenle hükümetten uzak durmakta sarp ve müstahkem yerlerde kuşku içinde yaşamaktaydı. Anadolu Ordusu Müşiri Mehmet Reşit Paşa, sığınması için kendisine defalarca mektup yazdı. Hoşap Kalesi’ne gönderilen memurlardan alınan raporlarda Nurullah Bey’in hayatından endişeli olduğu belirtiliyordu.

1848 yılına gelindiğinde İzzet Selim Paşa ve Miralay Mustafa Bey komutasındaki iki tabur piyade, iki top ve 500 kadar başıbozuk asker dağ yolu ile; Binbaşı İsmail Bey komutasındaki bir tabur piyade, iki top ve 400 kadar başıbozuk asker dere yolu ile Başkale’den Hakkari beylerinin merkezi olan Çölemerik Kalesi’ne doğru yola çıktı. Kışın bütün şiddetine rağmen asker Rezat köyüne vardı.

Bu haberi alan Nurullah Bey, önce Yüksekova (Gevar), tarafına kaçtı, oradan da İran sınırı üzerindeki Berdesor Kalesi’ne sığındı.

Çölemerik köyünün ahali ve ağalarıyla diğer ağalar peyderpey ordu komutanlığına gelerek itaatlerini bildirdiklerinde hilatler giydirilerek kendilerine teminat verildi. Bu sırada Nurullah Bey’in amca oğlu ve işlerinin müdürü Süleyman Bey, Miro Bey ve diğer beylerde gelerek ordu komutanlığına sığındılar ve hilatler giydirilerekserbest bırakıldılar.

Bu sırada Nurullah Bey, sığındığı Berdesor Kalesi’nden gönderdiği mektupta, devlete asi olmadığı, Bedirhan Bey olayında ifa ettiği hizmetlerini sayarak kendisine itimat edilmesini, asi olmadığını göstermek için kendisine gösterilecek bir yerde oturmaya razı olduğunu bildirmekte idi.

Nurullah Bey, Berdesor Kalesi’nde iken İran taraflarında yaşayan Berdesor Ağası Ali Eşref’in sınırı geçerek 300-400 atlı ile gelip Nurullah Bey’i alarak İran tarafına geçtiği anlaşıldı.

Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Seraskerlik Harp Yaveri Binbaşı Yusuf Bey’i İran hükümetinden Nurullah Bey’i resmen istemek üzere Urumiye’ye gönderdi. Bazı görüşmelerden sonra Nurullah Bey’in Tebriz’deki İngiliz Konsolosluğuna sığındığı meydana çıktı.

Nurullah Bey, derdini bizzat anlatmak üzere yakınlarından ve Nakşibendi tarikatı ileri gelenlerinden Hace Mehmet Efendi’yi İstanbul’a gönderdi. Bu olaylardan başka İran ile İran’daki İngiliz konsolosu ile defalarca görüşmeler ve yazışmalar yapıldı. Hatta Azerbaycan Maliki Fermanferma Mirza Kasım Han’a, Urumiye Hükümdarı Guli Han’a, Tebriz Şehbender Vekili Ali Rasim Efendi’ye ayrı ayrı mektuplar yazıldı.

Devlet, memleketin doğu sınırının emniyet ve huzuru için Nurullah Bey olayına haddinden fazla önem vermiş ve kendisinin memlekete dönmesi konusunda her çareye başvurmuştu. Hatta konu Vükelâ Meclisinde tekrar tekrar ele alınıp görüşülmüş, bu konuda Sultan Abdülmecit’e sunulan arz tezkeresinde kendisine her türlü teminat verildiği de bildirilmiştir.

Bütün bu yazışmalar ve verilen teminatlar sonucunda Nurullah Bey nihayet memlekete dönmeye karar verdi. 1849 yılında Hakkari’nin Şemdinli’sinde oturan Nakşibendi tarikatı mensuplarından Seyyid Taha’nın yanına geldi. Ordu komutanının Başkale’den gönderdiği memurlar burada teslim olarak ordu merkezi olan Başkale’ye getirildi, buradan da Trabzon yoluyla İstanbul’a sevk edildi. Ailesi efradı, havalar açılıncaya kadar Başkale’de bırakıldı.

Bir müddet sonra da 16 Recep 1265 (1849) günü “Taif-i Bahri” vapuru ile İstanbul’dan, sürgün yeri olan Girit Adası’na sevk edildi.

YEZDAN İZZEDDİN ŞİR AYAKLANMASI (1854)

Sultan Abdülmecit döneminde, güneyde Cizre’de hüküm süren, Bedirhan Bey’in yeğeni Yezdan İzzeddin Şer, Ruslar tarafından Osmanlılara karşı kışkırtılıp 1854 yılında ayaklandılar. Yezidi ve Nasturilerle birleşen Yezdan İzzeddin Şer Musul ve Bitlis taraflarını yağma ve işgal etti.

İngiltere’nin Musul konsolosluğunda görevli olan Risam, Yezdan İzzeddin Şer’e arabuluculuk teklifinde bulundu.

Fakat, Diyarbakırlı Hacı Timur Ağa, 1855 yılında isyanı başarılı bir şekilde bastırdı. Yezdan İzzeddin Şer, yakalanarak İstanbul’a getirildi ve tevkif edildi.

Bu isyandan sonra İstanbul hükümeti Van sancağına bağlı olan Albak, Çölemerik, Gevar, Beytüşşebap, Çal-Tiyari, Şemdinan ve Kotur’u Erzurum vilayetine bağladı. (1856)


SEYİT ŞAH HÜSEYİN İSYANI (1869)

Şah Hüseyin, ‘Seyit’ unvanını almış Alevi ileri gelenlerindendi. Pülümür'lü olup Tunceli (Dersim)'ehükmeden en tehlikeli derebeylerden birisidir.1860 yılında Dersim adı Çemişgezek, Pertek gibi yerlere verilmiyordu. Dersim, daha içeride şekavet hayatı yaşayan yerlerin adıydı.

Dersim’in Pülümür taraflarında Sultan Abdülmecit zamanında Seyit Şah Hüseyin, ne devlet tanıyor ne de hak tanıyor devlete başkaldırmış, bölgenin hakimi olarak bütün Dersim’e hükmetmekteydi.

Aynı yıllarda, Erzurum Müşiri Samih ve kumandan İsmail Hakkı Paşalar, Dersim işini ele aldılar. Bunlar Dersim’in içinde müstahkem karakollar yapmak ve bunları birbirine telgraf telleriyle bağlayarak asayişi sağlamak istediler.

Sultan Abdülaziz döneminde, Tanzimat’tan sonra Dersim, Erzurum vilayetinden ayrılarak, bir il haline getirilince şeyhlik, ocaklık ve ağalık düzenine bağlı olan bölge halkı, yeni düzene karşı direndi. 1862 yılında Mamuretülaziz (şimdili Elazığ ilimiz) vilayetinin kurulmasından sonra Dersim, bu vilayetin bir sancağı haline getirildi, fakat bu sefer de şeyhler, ağalar ve eşraf, devlet otoritesinin bölgede yerleşmesine şiddetle karşı koydular. Bu nedenle Dersim isyanları yeniden patlak verdi.

Müşir Samih Paşa, emrindeki kuvvetlerle yaptığı bir tedip harekâtında Seyit Şah Hüseyin’i yakalamayı başardı. Şah Hüseyin, aşiretiyle beraber Rumeli’ye Vidin sancağı bölgesine sürüldü.

Fakat, bozuk düzen Osmanlı idaresi 1963 yılında Şah Hüseyin’i Vidin’den kaçırttı. Şah Hüseyin Dersim’e geldi. Aşiretlerin başına geçti. Kısa bir zaman sonra Şah Hüseyin’i Pülümür Kaymakamı olarak görüyoruz. Daha sonra, Seyit Şah Hüseyin öldüğünde yerine oğlu Ali geçerek Dersim’in idari imtiyazlarını, Osmanlı Devleti adına eline aldı.


BEDİRHANİ OSMAN VE HÜSEYİN KENAN PAŞALAR İSYANI (1877)

1877 yılında Sultan İkinci Abdülhamit saltanatının ilk yıllarında, Osmanlı-Rus Savaşı’nın en kanlı günlerinde Bedirhani aşiretinin ileri gelenlerinden, devlet tarafından ‘Paşalık’ rütbesi verilmiş olan Bedirhani Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Kenan Paşalar bir isyan çıkarttılar. Bu iki şahısta meşhur Bedirhan Bey’in torunlarıdır.

Osman ve Hüseyin Kenan Paşalar başlarına topladıkları bir kısım silahlı kimselerle Şirvan’a giderek Şirvanlı İsmail Bey’e misafir oldular. Cizre bölgesinde teşkil etmek istedikleri fesat cemiyetinin tertip ile teşkilini müzakere ederek İsmail Bey’e tasarladıkları isyana ait tavsiye ve tebligatta bulundular. İsmail Bey’de eli silah tutanları isyana katılmaya davet etti.

Bedirhanoğulları buradan Eruh’a gittiler. Orada da gerekli kişilerle görüşerek isyana ait tedbirleri aldıktan sonra Osman Paşa’nın Cizre’ye giderek o bölgeyi istila, Hüseyin Kenan Paşa’nın da Siirt üzerine yürümesi kararlaştırıldığı sırada Şirvanlı İsmail Bey’den Saman Köprüsü denilen mevkide hükümet kuvvetlerinin toplanmakta olduğu haberi geldi. Bunun üzerine Bedirhanoğulları hazırlıklarına hız vererek her taraftan kuvvet toplamaya başladılar. Şirvanlı İsmail Bey, Şirvanlı Sait Bey oğulları Fettah ve Hurşit Beyler, Şirvan’da Üstükran Aşiret Ağası Şefik ve Süleyman Ağalar, Şirvan’ın Köfre köyünden Mehmet oğlu Halil, Mehmet Bey oğlu Derviş, aynı ilçenin Nivin köyünden İbrahim oğlu Abo, Hizan’ın köyünden Melik Ağa oğlu Murat, aynı kazanın Herit köyünden Azizağa oğlu Ali, Şirvan’ın İron nahiyesinden Tilli ve Abdi, Hop köyünden Kerim Bey, Eruh’un Pervari nahiyesinin Hashar köyünden Tilli Ağa, Pervari’nin Ataf köyünden Cihangir Kenan, Eruh’un Çat köyünden Ömer Ağa ve isimlerinin kaydı uzun sürecek daha bir çok ağalar topladıkları kuvvetlerle Bedirhanoğulları’na katıldılar.

Siirt ve çevresindeki hükümet kuvvetlerinin başka yerlerle bağlantılarını kesmek için Siirt-Diyarbakır telgraf hattını Pençinar ağası Çeto Ağa, Siirt-Bitlis telgraf hattını Şirvanlı İsmail Bey tahrip ettiler. Gemi azıya alan asi Kürt sergerdeleri, Siirt Hapishanesini basarak mahkumları yanlarına almak veya dağıtmak amacıyla İsmail Bey’in Siirt’e baskın yapacağının haber alınması üzerine, hapishane askerler tarafından muhafaza altına alındı. Bunu haber alan İsmail Bey bu teşebbüsünden vazgeçti.

Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Keman Paşa, Cizre bölgesine giderek ayaklanmayı genişlettiler. Buralardan topladıkları kuvvetlerle Rusların hesabına Osmanlı ordusunu zayıflatmak amacıyla arkadan saldırılara başladılar.

Nihayet Badirhanoğulları ile emirlerine giren beyler ve ağalar maiyetlerindeki kuvvetlerle Siirt’e 25 kilometre uzaklıktaki Binariz Dağı’nda tahkimat yaptılar. Hükümetin sevk ettiği kuvvetlerle isyancılar arasında çıkan savaşta isyancılar mağlup ve perişan olarak dağıldılar. Bedirhanoğullarından Osman ve Hüseyin Kenan Paşalar Cizre havalisine kaçtılar. İsyana karışanlar teker teker yakalanarak gerekli cezalara çarptırıldılar.

İsyan bölgesi; Midyat’tan Hakkari taraflarına kadar genişletildi ise de bir sonuç alınamadan isyan bastırıldı.

Cizre bölgesine kaçan Osman ve Hüseyin Kenan Paşaların ve isyancıların yakalanmaları için Diyarbakırlı Sait Paşa görevlendirildi. Sait Paşa, verilen talimat üzerine Bedirhanoğullarının isyan ve şikayetlerinin hazırlanmasında ve şiddetlenmesinde yardımları görülen meşhur eşkıyalardan birçoğunu yakaladı.


ŞEYH UBEYDULLAH NEHRÎ İSYANI (1880)

Şeyh Ubeydullah Nakşibendi tarikatına mensup bir şeyhtir. Babası Seyyit Taha’da şeyh olup, Büyük Zap suyu kenarındaki Barzan köyünde yaşamaktaydı. Sultan İkinci Abdülhamit saltanatı sırasında 1880 yılındaki isyanı, görünüşte İran’da yaşamakta olan Kürtlerin kendisinden yardım talebidir. İran’daki Mangur Aşireti Reisi Hamza ile yaklaşık 220 aşiretin desteklediği Şeyh Ubeydullah Nehri, 20 bin kişilik bir isyancı grubuyla Urumiye’nin güney ve batısından harekete geçmiş ve İran’ın Mehabad şehrini işgal etmiştir. Daha sonra Meyanduvab üzerine yürüdü ve orada yaşayan Azeri Türklerinin bir çoğunu kılıçtan geçirmiştir. Oradan Merave’ye doğru ilerledi ve bir İran süvari birliğini yenilgiye uğrattı. İran’da Savaçbulak, Meyanduvab ve Merave şehirlerini işgal eden Şeyh Ubeydullah Nehri, Tebriz’e çok yaklaşınca İran yönetimi isyancıların Tebriz ve Urumiye’de başlattıkları saldırılar karşısında Osmanlı devletinden yardım istemesi sonucu Ubeydullah’a bağlı isyancılar Osmanlı kuvvetleri tarafından batıdan kuşatılmış, ancak müdahale edilmemiş, İran ordusu ise isyancı grubun üzerine giderek isyancıların işgal ettikleri yerleri tekrar geri almıştır.

Şeyh Ubeydullah Nehri, inisiyatif ve zamanlama unsurlarını kaybetti ve müttefiklerinin saflarında anlaşmazlıklar ve bölünmeler hızla başladı. Nitekim birkaç gün sonra İran ordusunun gönderdiği yardımcı birlikleri Şeyhin bulunduğu Sehnir dağına ulaşınca Şeyh Ubeydullah Nehri kendisine bağlı en yakın adamlarıyla birlikte, Osmanlı tarafındaki dağlara çekilmek zorunda kaldı.

1881 yılında Şeyh Ubeydullah Nehri, önemli anlaşmazlıklar konusunda İran şahı ile muhtemelen anlaşmış olan Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamit’e boyun eğdiğini ve ona sığındığını ilan etti.

Bu tarihe kadar bölgede çıkan isyanların en büyüğü Şeyh Ubeydullah Nehri hareketidir. Bu isyana katılım milli duygulardan değil tamamen şeyhe başlılıktan kaynaklanmaktadır. Olaya milli ayaklanma niteliği verme eğiliminde olan bazılarına göre şeyhin başarısızlığında iki etken rol oynamıştır. Bunlardan birincisi Rusya ve İngiltere’nin şeyhe karşı İran ve Osmanlı devletini destekledikleri hususudur. İkincisi de şeyhin üzerinde büyük etkisi olan Amerikalı misyoner Dr. Joseph P.Cochran’ın bölge Hıristiyanlarını katliamdan korumak için arabuluculuk yapması ve şeyhi ikna ederek Osmanlı devletine kaçmasını sağlamaktır. Ancak sığındığı Osmanlı devletinde şeyhin bir takım olaylara sebep olması üzerine küçük oğlu Seyit Abdülkadir yanında olduğu halde Mekke’ye sürülmüş ve orada 1903 yılında ölmüştür. Seyit Abdülkadir, 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı Âyan Meclisi üyeliğine getirildi. 1918’de kurulan Türk Teali Cemiyeti’nin başkanlığını yaptı ve 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’ndaki hareketlerinden dolayı yargılandığı İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edilerek Şeyh Sait’ten iki gün önce 25 Mayıs 1925 günü Diyarbakır’da idam edildi.

Şeyh Ubeydullah Nehri’nin İran Kürtlerinden olan müttefiklerinden ikisi ise şeyhin izlediği iyi yolu izlemediler ve akıbetleri de değişik oldu. Meyanduvab kıyımından sorumlu tutulan Celil, İran’da bir topun namlusuna konularak havaya uçuruldu. Mangur Aşireti Reisi Hamza ise Sablaks şehrinde pusuya düşürülerek öldürüldü.


EMİN ALİ BEDİRHANİ İSYANI (1889)

Bu isyan 1889 yılında Emin Ali Bedirhani ve kardeşleri Mithat ve Abdurrahman tarafından çıkartılmıştır. Emin Ali ve kardeşleri yukarıda anlatılan 1843 yılı isyancısı Bedirhan Bey’in oğullarıdır. (Bakınız Bedirhan Bey İsyanı 1843)

Emin Ali ve Kardeşi Mithat 1889 yılında Karadeniz yoluyla İstanbul’dan gemiyle Trabzon’a gelmişler oradan da Erzincan bölgesine geçerek daha önceden planladıkları gibi adamlarını toplayarak isyanı başlatmışlardır. Ama burada yaptıkları yol kesme ve soygunlardan ibaretti.

Sultan İkinci Abdülhamit tarafından üzerlerine gönderilen devlet kuvvetleri ile Bayburt yakınlarında çatışmaya girmişler. Bu çatışmada güçlerini kaybeden Emin Ali Bedirhani ve kardeşi Mithat yanlarında sağ kalan adamlarıyla bir süre dağlarda gizlendikten sonra İstanbul’daki yakınlarının araya girmeleri sonucu devlet tarafından affedildikten sonra İstanbul’a geri dönmüşlerdir.

Emin Ali Bedirhani ve kardeşleri İstanbul’a döndükten sonra yine bağımsız bir ‘Kürdistan’ın kurulması için çalışmalarda bulunmuşlardır.

Mithat Mısır’a giderek Kahire’de ‘Kürdistan’ isimli bir gazete çıkartmak suretiyle, bağımsız Kürdistan’ın gerçekleşmesi için yayın yolunu seçmiştir. Bu uğurda Jön Türklerle temasa geçmiş. Firari Ermenilerle çok sıkı şekilde ilişkilerde bulunmuş ve Kürdistan’da bağımsız bir idarenin kurulması için Ermenilerin ve Jön Türklerin desteğini almışsa da bu sırada Jön Türklerde Turancılık eğilimi egemendi.

Mithat ölünce kardeşi Abdurrahman, gazeteyi Cenevre’ye ve sonrada Folkstan’a götürerek orada çıkartmaya devam etmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra bu gazete İstanbul’a nakledilecektir.

Emin Ali Bedirhani daha sonraları 1918 yılında kurulan ‘Kürt Teali Cemiyeti’nin başkan yardımcılığı görevini de yürütecektir.


İBRAHİM TALU İSYANI (1894)

İbrahim Talu, Türk Hormek aşiretinin reisi idi. Hormek aşireti şeceresinde Gülabi Ağa’nın oğlu olan Feraşat ailesinden gelenlere Ferooğulları ailesi denmişti. 1894 yılında Hormek köyleri Bingöl yaylasına çıkmışlardı. Cibran aşireti ile aralarında uzun yıllardan beri var olan anlaşmazlıklar nedeniyle Cibranlı Mahmut, 800 kadar atlısıyla İbrahim Talu’nun Bingöl’deki Kasman yaylasını basarak çatışmaya girdiler.

İbrahim Talu, kardeşleri, oğlu Zeynel ve Zengel yaylasındaki amcasının oğlu Selim ve kardeşleriyle birleşerek, kendilerini ve yaylalarını kurtardılar ise de bütün sığırlarını çaldırdılar.

İbrahim Talu, Cibran saldırırlarından ötürü hükümetten yardım istemek üzere oğlu Zeynel’i Varto kaymakamına gönderdi. Zeynel, şikayetlerini kaymakama anlatırken, Cibranlı Mahmut da kaymakamın yanında sedirde oturmakta idi. Mahmut, Zeynel’e laf hakkı tanımayarak:

-“Ne yapalım, sizin fermanınız padişahtan (Sultan İkinci Abdülhamit) çıktı.” demek suretiyle kaymakam ile önceden anlaşıp Hormeklilerin kalemlerinin kırıldığını beyan etmiş, akabinde de Zeynel’in zabıta memuru tarafından hükümet kapısından kovulması, Hormekli aşiretine, kara günlerin kapısını açmış oluyordu.

Bu olaydan sonra İbrahim Talu ve Hormekliler artık, hürriyetlerinden ümitlerini keserek, bütün varlıklarıyla hem Cibranlılara hem de hükümete karşı koymaya yemin ettiler.

Bir süre sonra Üstükran nahiyesine Hormeklilerin tedibi için askeri bir kuvvet geldi. Cibran aşireti bu askeri kuvvetlerden faydalanarak Hormek köylerini bastılar.

İbrahim Talu ve Hormeklilerin karşı gelmeleri üzerine İstanbul’a isyan başladı şeklinde jurnal yollandı. Tedip için Varto merkeze bir Alay Nizamiye askeri geldi.

İbrahim Talu’nun amca oğlu Selim, Caneseran köyünde Üstükran nahiye müdürünü dövmesi üzerine, Selim’i yakalamak için alaydan bir tabur asker ile Binbaşı Ziya Bey emrinde, Cibran Hamidiye Alayı Binbaşısı Ömer Ağa, 200 aşiret atlısıyla Zengel köyüne hareket etti.

(10.12.1310) 1894 günü karlı yolları aşan müfreze Selim’in emrindekilerin ateşi ile karşılaştı. İbrahim Talu, adamları ve ailesi ile Bingöl dağlarının eteklerinde Kürtegül mezrasına saklandı. Müfreze ertesi gün İbrahim Talu’nun saklandığı evi bastı. Binden fazla asker ve Hamidiye alayının baskınında evde bulunan İbrahim Talu, yanındaki üç oğlu ve silahlı 10 hizmetçisi arasından yalınız İbrahim Talu’nun oğlu Ali sağ olarak çıktı, diğerleri öldürüldüler.

İbrahim Talu’nun ölümünden sonra Hormek aşireti affedildi ve Varto’da oturmalarına izin verildi.


ZEYNEL BEY İSYANI (1895)

Zeynel, Türk Hormek aşireti reisi İbrahim Talu’nun oğludur. İbrahim Talu, devlete isyan edince yapılan tedip harekâtı sırasında (10.12.1310) 1894 günü Bingöl eteklerinde bulunan Kürtegül mezrasında öldürüldükten sonra; Varto ve Kârir’de bulunan Zeynel, babasının intikamını almak için yemin etti ve 1895 yılının baharında Varto’ya dönerek amcasının oğlu Zenger köylü Selim’i Hormek aşiretinin başına bırakarak kendisi, 17 yaşındaki kardeşi Veli ve 15 atlısıyla dağlara çıktı. Babası İbrahim Talu:

“Bir gün ölürsen, silahımı Veli’ye, evlerimi Ali’ye, aşiretin idaresini Zeynel’e verin” demişti.

Zeynel, ilk müsademesini Cibranlı aşiretinden Kör Ahmet Ağa’nın adamlarıyla Karaboğa tepesinde verdi. Bu müsademeye Tatan köyündeki bir bölük asker de karıştı.

Kış geldiğinde yollar kapandı, Zeynel, Kârir bölgesine çekildi. Zeynel’in takibi için gelen bir bölük asker Tatan köyünde bekliyordu.

1896 yılında Zeynel, yine saldırılarına devam etti. hasımlarıyla defalarca savaştı. Zeynel, aynı zamanda okumuş genç biri idi. Onun Jön Türklerle muhaberesi ve ilgisi vardı. Varto’daki kaymakam ve Cibran aşireti Hamidiye Alayı komutanları bunu bildiği için çok fazla kendisiyle uğraşıyorlardı.

1897 yılında Cibran Hamidiye kaymakamlarının araları açılmış ve bunlar her yerde kavgaya tutuşmuşlardı. Zeynel, bu durumdan faydalanarak Göynük’teki Cibranlı Kaymakamı Halit Bey ile birleşerek, Kaymakam Sincar İbrahim Bey ve onun amca oğlu Kör Ahmet Ağa’nın köylerini basarak birçok insanın ölümüne neden oldu.

Bu yılın sonbaharında Zeynel, hastalanarak Caneseran köyüne gelerek Seyit Ali’nin evinde kaldı. Tatan’da bulunan Yüzbaşı Süleyman Efendi ve Hamidiye süvarileri, Zeynel’i burada kuşattı. İlk çarpışmada bir zaptiye (jandarma) vuruldu. Zeynel, buradan kaçarak çetesinin başına geçti.

1898 yılında Varto’da bulunan bir Alay Nizamiye Taburu Zeynel’i tutuklamak istediyse de başaramadı. Varto, Hınıs, Tercan Göynük ova ve dağlarında kuvvetli askeri müfrezeler ve Hamidiye Alayları dolaşmakta olduğu bir sırada Zeynel, Bingöl dağlarında idi.

1900 yılının bir yaz günü Cibranlı Binbaşı İsmail, Zeynel’in Halitan çayırında bulunan tüccar Kota’nın çadırına geleceğini haber alarak 80 atlısıyla Zeynel’in yoluna pusu kurdu. Zeynel, bunu fark ederek savunmaya geçti. 4 Cibranlıyı öldürerek Ger yaylasına çekildi.

Zeynel, affa uğramak için, Kiğı köylerinde çetesini kardeşi Veli’ye teslim ederek, Ulaş oğlu Mustafa Ağa’nın nüfus tezkeresini (cüzdan) alıp İstanbul’a gitti. Fakat burada Cibranlı aşireti işçilerinin ihbarı üzerine yakalanarak Harbiye Nazırının huzuruna götürüldü. Nüfus kağıdını ibraz ederek Mustafa olduğunu iddia etmiş, tam bu sırada Varto’dan gelen bir telgrafta Zeynel’in çetesiyle Bingöl’deki yaylalara saldırdığı bildirilmiş, bu durum karşısında harbiye nazırı Zeynel’i bir tabur askerle teşhis için Erzurum’a gönderdi. Zeynel, Erzincan yolunda firar ederek az bir müddet sonra kardeşi Veli ve çetesi ile buluşup tekrar dağlara çıktı.

Bu olaydan sonra Zeynel, şiddetle aranmaya başlanarak gıyabında idama mahkum edildi. Yavi bucağında Üçüncü Cibran Hamidiye Alayı Komutanı Binbaşı Derviş Bey’in atlılarıyla yaptığı müsademede Derviş Bey’in iki amca oğlu öldürüldü.

1902 yılının Haziran ayında Zeynel, Çivreş dağında Sileper köylü Sadi Ağa’nın evinde bulunduğu bir sırada Üçüncü Cibran Hamidiye Alayı Komutanı Halit Bey’in atlıları tarafından basıldığında iki Cibranlıyı öldürerek kaçtı.

1905 yılında, Hormek aşireti reisi Selim, Cibran İkinci ve Üçüncü Hamidiye Alayları kuvvetleriyle Kargapazar’da girdiği çatışma sırasında öldürüldü. Amca oğlu Selim’in ölüm haberi hızla bölgeye yayılmıştı. O gün askeri müfrezeler tarafından takip edilerek Tercan dağlarından Bingöllere inen Zeynel, haberi duyunca, ertesi gün Mengel gediğinde olan Hormek kuvvetlerinin başına geçerek Kargapazar köyünü kuşattı. Selim’in cesedini alarak iki gün sonrada Cibran İkinci Hamidiye Alayı Komutanı Halit Bey’in amcası İsmail ve Hasan, 700 kişilik bir kuvvetle Hormekler üzerine saldırarak köylerini talan etti.

Bu müsademenin ikinci günü Zeynel ve kardeşi Veli, 250 atlı ile Gedik Mezarı mevkiinde Cibranlıların 400 atlısı ile karşılaştı. Cibranlılar bozularak bazı ölüler vererek dağıldı. Zeynel, o günün gecesi Muzuran köyünü basarak bazı kimselerin ölümüne neden oldu.

Bu yılın Mayıs ayında Zeynel’in Seyit İbrahim mezrasından saklandığının Varto’daki piyade taburuna ihbar edilmesi üzerine Tabur Komutanı ve Cibranlı Binbaşı Kör Ahmet Ağa kuvvetleri şafak vakti, Seyit İbrahim’in evini kuşattılar. Burada çıkan çatışmada ev sahibinin oğlu Hüseyin ile 12 cibranlı ve asker öldürüldüğü halde Zeynel ve kardeşi Veli kaçmayı başardılar. Bu sırada Zeynel’in hamile olan eşi Fatma da evde bulunuyordu; Fatma kaçamayacağını anlayınca Zeynel tarafından öldürüldü. Binbaşı Kör Ahmet Ağa, Zeynel’i Kürtegül’de pusuya düşürdüyse de dört neferini kaybettikten sonra Zeynel’i yine yakalayamadı. Zeynel Bingöl dağlarına tırmandı.

Bu olaylardan sonra Bitlis valisi ve Alay Komutanı kalabalık kuvvetlerle Üstükran nahiyesi köylerine giderek bölgenin kırsalında ve dağlarında Zeynel’i ararlarken Zeynel, Viranşehir’de bulunan Milanlı İbrahim Paşa’nın yanına gitti. Buralarda tutunamayan Zeynel, 1907 yılında Dersim bölgesine geçti. Bu sırada 1909 yılında Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve Meşrutiyet devrinin başlamasıyla iktidara geçen İttihatçılar tarafından Zeynel ve aşiretine af çıkartıldı. Zeynel Varto’ya gelerek kaçak hayatından kurtuldu. Zeynel, 1912 yılında eceliyle öldü. iki sene sonrada kardeşi Veli’de öldü.


VİRANŞEHİRLİ İBRAHİM PAŞA OLAYI (1901)

Doktor Paul Rurbah, Anadolu gezilerinde gördüklerini bir kitabında toplamıştı ve şöyle yazmakta idi;

1901 yılında Sultan Abdülhamit devrinde Mezopotamya’da, ne şahıs emniyetinden ne de devlet nüfuzundan eser kalmamıştı. Mesela Musul havalisi tamamen Kürt derebeylerinin hüküm ve nüfuzundaydı. Bunların halk üzerindeki zulüm ve tazyiklerini bizzat görebildim. Hele bunlardan birisi, Viranşehirli İbrahim Paşa, hükümdar gibi saltanat sürmekteydi. ‘Hamidiye Alayları’nda paşa rütbesini taşıyan, ‘Tugay Komutanı’ olan bu eşkıya, fesatlarını serbestçe yürütebilmek için, İstanbul’da Yıldız Sarayı adamlarına rüşvetler veriyordu.

Böylece Yıldız Sarayı’na güvenerek, kendi aralarında da savaşlar yapar ve hiçbir takibe ve cezaya uğramazdı. Fazla olarak hatta, o civardaki ordu ve hükümet kuvvetlerinden yardım bile görüyordu.

Viranşehirli İbrahim Paşa, 1901 yılında Şıhar ve Elahef aşiretlerine saldırarak 10 binden fazla koyun ve yüzlerce at toplayarak aşiret halkını da büyük ölçüde öldürdü.

Bunun üzerine, paşanın düşmanı olan Cezireli Mustafa Paşa, başka Kürt paşaları ile anlaşarak Viranşehirli İbrahim Paşa’nın üzerine yürüdü. Fakat bu defada İbrahim Paşa, Yıldız Sarayı’nda ki adamlarını harekete geçirerek, İstanbul’dan 1.500 piyade ve 500 süvariden kurulu devlet askerinin kendisine yardıma gelmesini sağladı. Daha sonra Sultan Abdülhamit’in ölümünden sonra, üzerine gönderilen devlet kuvvetleri İbrahim Paşa’yı aşireti ile birlikte Şam vilayetine sürerek bölgedeki fesadına son verdi.

İşte bir yabancının, bir Osmanlı paşası hakkında yazdığı ve “Eşkıya” olarak nitelendirdiği başka bir başkaldırı.

Netice itibariyle, 23 Temmuz 1980 günü Meşrutiyetin ilanından hemen sonra İbrahim Paşa isyan etti. üzerine gönderilen devlet ordusu tarafından aşireti ile birlikte Şam’a kadar kovalanarak tenkil edildi.


ALİ ŞAMİL PAŞA OLAYI (1906)

1855 yılında Cizre’de doğdu. Cizre Emiri Bedirhan’ın. (Bakınız: Bedirhan Bey Ayaklanması 1843) Cizre’de doğdu, babasının sürgüne gönderilmesi dolayısıyla Girit’te ve Şam’da bulundu. Osmanlı-Rus Savaşı’nda yararlılıkları görüldü.

Bu savaşlarda topal kalan Ali Şamil Paşa, Üsküdar-Kadıköy (Anadolu Yakası) muhafızlığına tayin edildi. Bu görevde kaldığı süre içinde polis ve belediye işlerine karıştı. Kendisine ait olmayan bu işlerde çok ileri giderek halkı rahatsız etti.

Abdülhamit döneminde İstanbul’da idarede nüfuslu paşalar maiyetleriyle çeşitli gruplara ayrılmışlardı. Bu dönem ‘İstanbul Kabadayıları’ dönemi idi. İstanbul’un kabadayılığı bir nevi ‘Şehir Şövalyeliği’ idi. Bunlar da ikiye ayrılıyordu. Kabadayılar: dürüst ve mert insanlar Külhanbeyleri: serseri, ayak takımı insanlardı.

İstanbul’da bu yönde paşalar arasında belli başlı üç grup vardı:

Üsküdar-Kadıköy Muhafızı Bedirhani Ali Şamil Paşanın emrindeki Kürt silahşorlar, Tahir Paşa emrindeki Arnavut silahşorlar ve Fehim Paşa emrindeki İstanbul’un acar bey kabadayıları.

Bunlar haricinde Gani Beyler, Hafız Paşalar gibi kabadayılıkları kendilerine ait olan estikleri zaman ortalığı kasıp kavuran lodos rüzgarları da bulunurdu. Bedirhani Ali Şamil Paşa, Anadolu Yakası Muhafızı olduğundan, yalnız bu bölgede bu işlere bakardı. Gayet zeki ve biraderi Abdürrezzak Bey gibi idaresiz bir adam olmadığı için Fehim Paşa ile bir mesele çıkarmama tarafını tutar ve mümkün olduğu kadar onun bulunduğu yerden uzak kalmayı tercih ederdi. Mesela Fehim Paşa, bir Cuma yahut bir Pazar Fenerbahçe’ye gelirse Ali Şamil Paşa oradan ayrılmayı doğru bulurdu. Bu yüzden Ali Paşa görev yaptığı yerde halk arasında dehşet ve nefretle anılır oldu.

Bu sırada Şehremini (belediye başkanı) İsmail Rıdvan Paşa ile aralarındaki düşmanlık had safhaya geldi. İstanbul Belediye Başkanı İsmail Rıdvan Paşa, Ali Şamil Paşanın Kürt şövalyeleri Bitlisli Abdullah oğlu Mehmet, Vanlı Esat diğer ismiyle Mehmet Sadullah, Hakkarili Fain diğer ismiyle Abdullah oğlu Tatar, Vanlı Ahmet oğlu Mehmet ve Ali Çavuş oğlu Mehmet tarafından 10 Mart 1906 günü Göztepe İstasyonunda vuruldu. Şahıslar hemen olay yerinde yakalandılar üzerlerinden üç rovelver (toplu tabanca) ile bir hançer çıktı. Olay yerinden tesadüfen geçmesi imkansız olan Ali Şamil Paşa, aniden olay mahallinde meydana çıkarak derhal olaya el koyup paketlenmiş silahlarla şahısları görevli polis ve jandarmaların elinden alarak kendi arabasına bindirerek kaçırdı.

Daha sonra yapılan yargılamalarda katiller Ali Şamil Paşa’dan istendiğinde inkar etmiş, yakalama kararı çıktığında yapılan aramada silahlar yatak odasında ele geçirlidi. Katillerden dördü idama mahkum edildiler.

Olayda suçlu görülen Ali Şamil Paşa ve bütün Bedirhan ailesi Sultan İkinci Abdülhamit Han’ın onayı ile Sadrazam Ferit Paşa tarafından Trablusgarb’a sürgüne gönderildi.

İki yıl sonda da 1908 yılında Ali Şamil Paşa sürgünde Trablusgarb’ta öldü.


KOÇUŞAĞI, ŞAMUŞAĞI VE RESİK AŞİRETLERİ
İS
YANI (1907)


Uzun zamandan beri Dersim (Tunceli) bölgesinde yaşamakta olan aşiretler 1907 yılının ilkbaharında tekrar kıpırdanmaya başladılar. Kureyşan aşiretinden Ali Çavuş 2.000 kadar kuvveti ile Kiğı köylerine baskınlar yapmaya başladı. Hozat civarında bulunan Koçuşağı, Şamuşağı ve Resik aşiretleri de Erzincan Kemah’a, Kiğı’ya, Çemişkezek’e doğru soygun faaliyetlerine köylere ve hatta kasabaları saldırmaya başladılar. Bölgeden İstanbul’a şikayetler yağmaya başladı.

Sultan İkinci Abdülhamit’in Sadrazam Mehmet Ferit Paşa Hükümeti, nihayet 1907 yılının Eylül ayında bu aşiretlerin tedip emrini 4 üncü Ordu Müşiri Zeki Paşa’ya bildirdi.

4 üncü Ordu’nun hazır olması 19 Kasımı buldu. Bu havaların Dersim’de harekât yapılmasına elverişli olmamasına rağmen Harput Redif Livası Komutanı Neşet Paşa, Müşir Zeki Paşa'nın emri ile harekete geçti. Tarihlerimiz bu olaya “Neşet Paşa Harekâtı” demektedir.

Harekât, 19 Kasım 1907 günü dört koldan başladı. Harput Valisi Mehmet Ali Ayni Bey, Karaballı ve Ferhatuşağı aşiretlerine güvenebiliriz dediği için Serasker Neşet Paşa, bunlardan orduya kılavuz aldı. Koçuşağı, Şamuşağı ve Resik aşiretleri ile sıcak temas sağlandığı zaman Karaballı ve Ferhatuşağı aşiretleri isyancı aşiretlerin tarafına geçtiler. Hatta kılavuzlardan Timuroğlu Hüseyin bile karşı tarafa kaçmıştı.

Amutka’da Koçuşaklarının mukavemeti kırıldı. İsyancılar Ali Boğazı’nın Peyamlı deresinin mağaralarına, arızalarına ve sarplarına kaçıştılar. Bu bölge tahrip edildikten sonra zamanında harekete geçemeyen kıtalar, soğuğun ve karın başlaması üzerine Dersim’de barınamadılar. 7 gün süren bu tedip harekâtı şimdilik burada kesildi.

Bu netice, aşiretleri daha da şımarttı. Osmanlı Devletinin kudretini üzerlerine hareket eden kuvvetlerle ölçüyorlardı. İntikam almak için sözbirliği ettiler. Devletin aldığı bazı tedbirleri bahane ederek ikinci bir isyan hazırlığına giriştiler. Bu hazırlığı öğrenen Müşir Zeki Paşa, kat’i bir tedibi lüzumlu gördü.

Bu sırada Dersim Mutasarrıfı Mehmet Hayrettin Bey, tedip istiyor, Harput Valisi Mehmet Ali Ayni Bey, isyancıların nasihat ile yola getirileceğine inanıyordu.

Müşir Zeki Paşa, Kat’i tedip için Serasker Neşet Paşa ile muhaberata geçtiğinde, Harput valisinin ıslahtan yana olması İstanbul’u kararsızlık içinde bıraktığı bir sırada Koçuşakları, her zaman olduğu gibi bu sefer de ön ayak olarak Resik aşiretinden Bekir, Karaballı Kangozade Mehmet, Ferhatuşaklı Diyabzade Süleyman Ağaları toplayarak üç günlük müzakereden sonra ant içerek isyana karar verdiler.

1908 yılı isyanı Mayıs ayında başladı. İsyancı aşiretler, Hozat’taki askere erzak getiren kolları ve postayı vurdular; telgraf tellerini kestiler; karakolları bastılar. Çemişkezek merkezi basıldı, Pertek ablukaya alındı.

Bu saldırılar karşısında ufak kıt’aların geri çekilişi aşiretleri şımarttı. Tedip harekâtının kaldırılmasını ve yakalananların salıverilmesini isteyen bir dilekçeyi Dersim mutasarrıfına verdiler. Sayıları 10.000’i bulan isyancılar, mutasarrıflıkla kaza merkezinin muhaberesini kestiler. Müşir Zeki Paşa, 10 Taburdan fazla kuvvetle Çemişkezek, Ovacık, Hozat ve Pülümür üzerine harekatâ geçti. İsyancılar devlet kuvvetlerinin karşısında tutunamayarak Dojik Baba Dağı’na kaçarak buraya sığındılar.

Tam bu sırada 23 Temmuz 1908 günü Hürriyet (Meşrutiyet) ilan olundu. Serasker Neşet Paşa’ya: “Meşrutiyetin ilanı sebebiyle Dersim’de kan dökülmesinin caiz olamayacağı, aşiretlerle anlaşma yoluna gidilerek harekâta son verilmesi” bildirildi. Akabinde umumi af çıkartılarak tedip harekâtı yarım bırakıldı.

İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesi ve Harbiye nezaretinin de tenkil harekâtına son vermesi üzerine Bahtiyar, Kırgan, Karahanlı, Aşa Abbas, Ferhatuşağı ve Laçinuşağı aşiretleri devlete boyun eğdiler. Ancak yine bazı taşkınlıklar çıkınca, Dersim bölgesi hakkında verilecek karara esas olmak üzere, Ferik Ali Paşa ile Şûrayı Devlet Azası Mustafa Bey, gerekli incelemeyi yapmakla görevlendirildiler. Daha sonra, Meclisi Mebusan’ca Dersim bölgesinde önce sükunun sağlanması, sonra ıslahat yapılması kararı alındı. Böylece 1909 yılında Müşir İbrahim Paşa, 4. Ordu Komutanı olarak Dersim’e gönderildi. Ordugahını Ovacık yakınlarında kurdu, aşiret reislerinden hükümetin emirlerini dinleyeceklerine dair söz aldı, boyun eğmeyen Haydaranlı aşireti üzerine kuvvet gönderdi.


İBRAHİM PAŞA (BERHO AĞA) (Kasım 1907)

Diyarbakır’da Kürt Milli aşiretinin reisi olan İbrahim Ağa’ya, Hamidiye Alayları kanununa göre, Sultan İkinci Abdülhamit tarafından ‘Paşa’ unvanı verilince İbrahim’de Paşa olarak anılmaya başlandı.

İbrahim Paşa yetkilerini kötüye kullanarak yağma, talan, cinayet ve soygunlara karıştı, halkı bezdirdi. Paşa, Bab-ı Âli tarafından korunduğu için hiç kimseden çekinmiyordu.

Halk, İbrahim Paşa’ya karşı 1905 yılında ayaklandıysa da, durumun inceleneceğinin sözü verilmesi üzerine yatıştırıldılar.

En sonunda halk büyük bir ayaklanma ile 1907 yılının Kasım ayında Diyarbakır Postahanesi’nin yolunu tuttu, o sırada Diyarbakır Vilayet İdare Meclisi Zabıt Katipliği görevinde bulunan ünlü Toplum bilimci yazar Mehmet Ziya GÖKALP’te katıldı.

Halkın Bab-ı Âli’ye İbrahim Paşa’yı şikayet etmek için yazdıkları dilekçeleri telgrafhanede mabeyne sunulmak üzere kaleme aldı. Diyarbakır Valisi Hasan Fehmi Bey zamanında meydana gelen bu olayda halk İbrahim Paşa’yı Bab-ı Âli’ye şikayet ettikten sonra dağılmadılar. Mabeyne çekilen telgrafa saraydan haber gelinceye kadar on bir gün boyunca telgrafhane işgal altında tutuldu.

Avrupa’dan Çin’e ve Avustralya’ya kadar uzanan telgraf ağının bu olayla kesilmesi sarayı güç duruma düşürmüş, halkın isteğini gerçekleştirmesini sağlamıştı.

Mehmet Ziya GÖKALP, bu olaydan sonra Milli aşireti reisi İbrahim Paşa’nın talan ve soygunlarını, buna tepki olmak üzere Diyarbakır halkının telgrafhaneyi işgal ederek, saraya baskı yapmasını konu eden 355 mısralık manzum bir eser olan “Şaki İbrahim Destanı”nı kaleme almıştır. Bu şiirde hürriyet, kardeşlik, din ve mezhep farkını aramak gibi temalar üzerinde durulmuştur ve yazarın ilk eseridir.

ŞEYH II. ABDÜSSELÂM BARZANİ İSYANI (1908-1914)

1903 yılında Şeyh Muhammet ölmüş ve geride beş oğlu kalmıştı. Abdüsselâm (II), Şeyh Ahmet, Muhammet Sıddık, Muhammet Babu ve Mustafa Barzani. Bunların en büyüğü Abdüsselâm adıyla başa geçti. II. Abdüsselâm başa geçer geçmez bölgesinde sosyal ve iktisadi yönden hızlı bir atak başlatmıştı. II. Abdüsselâm bir şeyhten çok bağımsız bir siyasi lider gibi davranmaya başlamıştı. Toprak reformu yapmış, fakir gençleri zorlayan, mehirdeki taşkınlık kaldırılmış toplumsal ilişkiler yeniden düzenlenmeye çalışılmış, güvenlik önlemleri arttırılmış, köylerde camiler daha aktif hale getirilmiş, sorunlar Osmanlı yönetimine aktarılmadan şeyhin atadığı imamlar tarafından çözülmüştür.

Şeyhin 1907 yılında bölgedeki Kürt aşiret temsilcilerini toplayarak Bab-ı Ali’ye müracaat ettiği söylense de Osmanlı arşiv belgelerine göre şeyhin isyanı 1909 yılında olmuştur. Muhtemelen 23 Temmuz 1908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilanından yararlanmak isteyenler gibi II. Abdüsselâm’da ‘aykırılık’ sevdasına tutulmuştu. Hemen Kürt aşiret ve örgütlerle irtibat kurarak onlarla bir toplantı yaptı. Kürt istiklaline meşru zemin hazırlamak için Şeyh Nur Muhammet Berifkani’nin evinde yapılan bu toplantıda II. Abdüsselâm’ın şu teklifleri tartışıldı:

Osmanlı bölgesinde Kürtçe’yi resmi dil olarak kabul etmeli
Öğretim dili Kürtçe olmalı
Bölgedeki yerel yöneticiler Kürt olmalı
Alınan vergilerin bir bölümü okul ve yol yapımı için bölgeye kullanılmalı
İşin ilginç yanı, toplantıya katılanlar, şeyhin bu taleplerini ve ayrılıkçı tavrını onaylamadılar.

Şeyhin aşiret-medrese ve Kürt aydınların ortak hareket edeceği teminatı da onları ikna ya yetmedi. II. Abdüsselâm hazırladığı taleplerini kendisi gibi ayrılıkçı olan Emin Ali Bedirhani, Seyyit Abdülkadir Nehri ve Süleymaniyeli Şerif Paşaya da teyit ettirdikten sonra kendi adına Bab-ı Ali’ye gönderdi. Bab-ı Ali hemen bölgeye Dağıstanlı Mehmet Fevzi Paşa komutasında bir ordu gönderdi. Bu ordu iki ay içinde II. Abdüsselam’ın bu ilk isyan hareketini bastırdı.

Şeyh II. Abdüsselâm’ın isyanları bundan sonrada birbiri ardına sürdü. Şeyh Akra ve Hemund aşireti ile birlikte Eylül 1909 yılında bir kez daha isyan etti. İsyana Kürt ve Herki aşiretleri de katıldı. Osmanlı yönetimi 21 Eylül 1909’da “Barzani Şeyh Abdüsselâm ve avanesinin yerel halk üzerindeki zulmünü ortadan kaldırmak” gerekçesiyle Barzan üzerine yeni bir operasyon başlattı. İsyanın Van bölgesine de yayılabileceği düşüncesiyle bölgeye gönderilen kuvvetlere Yemen için