![]() |
|
|||||||
| Tarih tarih seven arkadaşLarım burda aradıkLarını buLabiLirLer |
![]() |
|
|
Forum Araçları | Görüntüleme Biçimleri |
|
|
#1 (permalink) |
|
Yarbay
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-12-2006
Mesajlar: 878
Rep Gücü: 1144
Rep Puanı : 284964
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yavuz Sultan Selim, günlerdir, ordusu ile şah ismail i aramaktadır. Yavuz u kızdırmak için ise, bi akşam vakti, Şah ismail, Yavuz a bi sandık hediye eder, içini açtıklarında ise, ilk en pahalı kumaşlar, altınlar çıkar,
Sonra etrafa pis bi koku yayılır, ve sandığın en altında, çürümüş kokuşmuş yemekler vardır, ( tabi bu padişaha bi hakaret ), Yavuz hemen bi sandık hazırlattırır, en üstte , kumaşlar, altınlar koydurur, sonra, nefis bi gül kokusu koydurur, ve lokum, son olarakta, sandığın en altına "pusula" koydurur ( o zamanda ismi "not" ) diye geçiyo, Şah ismaile yollamıştır sandığı, elçi ile beraber, Şah ismaile geldiğinde, sandığı açmasını ister elçiye, ve yine altın ve kumaşlar çıkar en üstten, sonra etrafa nefis bi gül kokusu yayılır, ve elçiye lokumu tatmasını ister zehirlimi diye, elçiye bişey olmadığında Şah ismail oldukça şaşırır, Birşey olmalı, kesinlikle kötü bişey olmalı bu sandıkta" der Şah ismail Elçi pusulayı uzatır, ve notta şöyle yazar, " Herkes Yediğinden ikram eder" Şah İsmail bu söz karşısında, hiçbişey diyemez.......
__________________
Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin Karşındakinin anlayabildiği kadardır. Mevlana |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Tuğgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 29-05-2007
Mesajlar: 1,527
Rep Gücü: 2261
Rep Puanı : 563318
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Şah İsmail, Şah Hatayi mahlasıyla şiirler yazmış olan sanatçı ruhlu bir ozandır, hükümdardır. Senin bu yazdığın masal uydurmadır. Aynen Alevilere mumsöndü yapıyor dedikleri gibi çirkin bir iftira ve yalandır. Şah İsmail'i biz çok severiz, sayarız. Aleviler O'nu çok severler. Şiirlerinden nefesler okuruz, semah döneriz. Alevilere düşmanlık güdenler Şah İsmail'e de düşmanlık güderler. Yani senin anlayacağın Aleviler=Şah İsmail'dir. bu adrese bakarsanız Şah İsmail'in kim olduğunu daha iyi anlarsınız, öğrenirsiniz.
__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, diğer her şeyi de Atatürk'e..."
Daniel Dumoulin Son Düzenleme eğitimci tarafından : 30-04-2008 at 13:11. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Yarbay
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-12-2006
Mesajlar: 878
Rep Gücü: 1144
Rep Puanı : 284964
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Benim kastettiğim İran Şahı Şah İamail.Senin bahsettiğin şah ismaille karışmışmı bilemiyorum.Alevi katliamına gelince bu iddaa 1915 ermeni olayları kadar salakça vede saçma......Kaldıki eğer ortada devlete karşı bir isyan varsa şunu iii bil katli vaciptir........
__________________
Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin Karşındakinin anlayabildiği kadardır. Mevlana |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
Tuğgeneral
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 29-05-2007
Mesajlar: 1,527
Rep Gücü: 2261
Rep Puanı : 563318
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Devletin bekası için Hitler de Yahudileri fırınlarda yaktı. İnsan hayatı sözkonusu olunca o devletin bekasının içine ederim ben. İnsan hayatından daha mı önemli devletin bekası? Kaldı ki Anadolu köylerindeki savunmasız köylüler öldürüldü, kılıçtan geçirildi. Şah İsmail bir tane, on tane değil. İran Şahı ama Türk.Alevi katliamını ben söylemiyorum. Türkiye'nin en büyük ve sözü geçen tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı söylüyor. Ve sen buna salakça diyerek bilgisizliğini ortaya koyuyorsun. Fuat Köprülü'nün kitaplarında da var bu bahsettiğim Alevi katliamları. Prof.Dr. Faruk Sümer'in kitaplarında da vardır, meşhur Hammer Tarihi'nde de.Ama sen Çorum ve Maraş Katliamlarına da salakça birer iddia dersin şimdi. Ya da yukardaki arkadaş gibi devletin bekası dersin. Devlet insan için vardır, insan devlet için yoktur. İnsan varsa devlet yaşar. Devlete isyan devrimlerin kökeninde vardır. Her devrimci de bunu savunur. Ama faşistçe düşünenlerde yoktur bu düşünce tarzı. İsyan varsa asıp kesmeli, çukurlara doldurmalı, yakmalı. Değil mi? Ben bu katliamlar için Osmanlıyı yargılayalım demiyorum. Yapılanlar yanlıştı diyorum. Bu düşüncemi de sonuna kadar savunurum. Sizin düşüncenizi değiştirmek gibi bir niyetim yok. Sonunda bu konu da geyik muhabbetine dönecek. Sorumlu arkadaş bir kilit vursa iyi olur derim.
EK BİLGİ: Yavuz Sultan Selim döneminde Alevilere nasıl davranıldı? Osmanlı Devleti ile İran'daki Safevi devleti arasındaki en bunalımlı dönem, Yavuz dönemidir. Yavuz, devletini doğuya doğru genişletmek istiyordu, Karşısındaki en önemli güç de Safeviler idi. Orta ve Doğu anadolu'da yaygın olarak bulunan Türkmenler, Safevilerle hem aynı etnik kökenden geliyorlardı, hem de benzer dinsel inançlara sahiptiler. Anadolu Türkmen Alevi halk "nezir" denen dinsel vergisini Safeviler'e gönderiyordu. Şah İsmail'in halifeleri de Anadolu'nun Türkmen ve Alevi halkı içinde Safevi propagandası yapıyorlardı. Yavuz, daha Trabzon ve Amasya valilikleri döneminde babası Bayezid'in aleviler'e tavrını fazla yumuşak buluyordu. Tahta geçtiğinde de bu görüşlerinin gereğini yaptı. Yavuz dönemi, Aleviler'in en çok baskıya uğradığı dönemlerden biri oldu. Üstelik Yavuz dönemi, halifeliğin Osmanlılar'a geçtiği dönem olarak devletin Sünni temellere oturduğu dönemdir. Yavuz tahta geçtiğinde Safevi devletinin durumu nasıldı? Şii Türkmenler'e dayanarak kurulan Safevi devleti, Şah İsmail zamanında İran'ın siyasal birliğini sağlamıştı. Devletin kuruluşunda, Anadolu'dan İran'a göçen Türkmenler'in oldukça büyük bir rolü vardı. Yavuz zamanına kadar çok belirgin bir hal almasa da Sünni bir devlet olan Osmanlı Devleti'nin baskısını üzerinde hisseden Aleviler için Safevi Devleti, bir umut kaynağı oldu. Aynı zamanda Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti'nin akrabası olarak Anadolu'da hak iddia ediyor ve tüm Türkmen kökenli boylar ile Batini-Alevi kesimlere kucak açıyordu. Bu çağrıya sadece köylüler değil, Amasya valisi Şehzade Şehinşah gibi kimi Osmanlı şehzade ve beyleri bile cevap veriyorlardı. Bu durum, Osmanlılar için tehlikeli bir gelişme anlamına geliyordu. Yavuz tahta çıkınca Alevilere karşı hangi önlemleri aldı? Yavuz, tahta çıkınca ilk olarak Safeviler sorununu çözmeye karar verdi. Safeviler üzerine sefere çıkmadan önce de Anadolu'da Safeviler'in uzantısı olarak gördüğü Aleviler konusunda önlem almak istedi. İlk yaptığı şey, Anadolu'da Aleviler'in bir listesini çıkarttırmak oldu. Sonra da Aleviler için Müftü Hamza Efendi'den bir fetva alarak kıyım emrini verdi. Müftünün verdiği fetvada Kızılbaşların kafir ve dinsizler topluluğu olduğu, onlara yardımcı olanların da kafir ve dinsiz oldukları, bunları kırıp topluluklarını dağıtmanın bütün Müslümanlar'ın görevi olduğu, bunların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamak ve tümünü öldürmek gerektiği söyleniyor, "Bu topluluk hem kafir, hem imansız, hem de kötülük yapıcı olduklarından öldürülmeleri gerekir" deniyordu. Bu fetvayla da yetinilmedi. Yavuz ayrıca İbni Kemal'e Rafizilerin suçlanması ve yokedilmesi konulu bir risale yazdırdı. İbni Kemal bu risalesinde "Kızılbaşın malının helal, nikahının geçersiz" ve "Kızılbaş ödürmenin caiz" olduğunu savunarak I. Selim'in isteklerine kapı araladı. BU BİLGİLER TATMİN ETMEDİYSE: Yavuz Sultan Selim ve 40 Bin Alevi'nin Katli Yavuz Sultan Selim, Sünni inancı Anadolu Alevileri için bir zulüm nedeni yapan Osmanlı sultanıdır. Yavuz Sultan Selim'in Sünnilik adına Alevi halkı kitlesel olarak yok etmeye kalkışmasının nedeni Osmanlı'nın doğu sınırlarında hızla gelişen Türk Safevi Devleti'dir; bu devletin Anadolu Alevileri için Osmanlı zulmüne karşı bir umut olması ve Anadolu insanının Osmanlı topraklarından kaçmaya başlamasıdır. Bu güçlü Türk devletinin gelişip kökleşmesinin, sömürü alanı olarak görüp değerlendirdikleri Anadolu'nun elden çıkması demek olduğunu anlayan Osmanlı, bu gelişimin "tek İslam devleti" kurma çabalarını da engelleyeceğini düşünüyordu. Sıra sıra cellatlar, sürü sürü Türkmen'i doğramaya başladı. Zaten Fatih ta 1473 yılından itibaren (Otlukbeli) bu işe başlamıştı. Ardından Sünnilik güç buldukça Alevi düşmanlığı körüklenmeye başlandı. Yavuz Sultan Selim, halifeliği, Abbasiler'den kılıç zoruyla aldıktan sonra Sünnilik tutucu bir niteliğe bürünmüş ve artık toplumsal gelişmeye ayak uyduramaz hale gelmişti. Anadolu'da Türklerin anlayamadığı Arap ve Acem dili yaygınlaşmaya başlamıştı. İşte Anadolu'da yaygın olan Alevilik, Sünniliği bir baskı aracına dönüştürmüş olan padişahların kabul edemeyeceği bir düşünceydi. Aleviler aynı zamanda Doğu sınırındaki Türk devletini destekliyorlardı ki; Osmanlı devleti bu nedenlerden Ötürü Anadolu Alevilerine baskı uyguluyordu. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine sefere çıkarken; ordunun arkasında kendisine karşı çıkabilecek bir güç olsun istemiyordu. Savaş başladığında Alevilerin Şah İsmail'den yana tavır alma olasılığı da oldukça yüksekti. Ve Yavuz Sultan Selam 40 bin Aleviyi kılıçtan geçirdi. Kendini haklı çıkarmak için Alevilerin kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran'ı, camileri yaktıkları şeklinde iddialarda bulundu ve bunun üzerine fetvalar yazdı. Yavuz Sultan Selim'in Alevi kırımı yapabilmek için yazdırdığı fetvalardan birisi Müftü Hamza'ya ait olanıdır; "Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisler; Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran'ı küçük gördüler. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlar'dan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir." Dönemin büyük fıkıh ve hadis bilgini olarak tanınan Müftü Hamza 1521 yılında ölmüştür. Tarihte yalnız böyle yüz karası bir fetvayla değil, rüşvet almak gibi bir suçla da anılır. Kuran üzerine yemin etmesine rağmen 50 bin akçe karşılığında Semendire Valisi Yusuf Bali'nin yolsuzluklarını ve haksızlıklarını kapatır. Müftü Hamza'nın rüşvet aldığını öğrenen Yavuz Sultan Selim onu sıkıştırıp canının bağışlanması karşılığında bu fetvayı verdirir. Osmanlı, iktidarı için her şeyi kullanmıştır, kullanmaya çalışmıştır. Alevi kırımına izin veren bir diğer fetva da Şeyhülislam İbni Kemal tarafından kaleme alınmıştır. "...Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. İslam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler." Halkı birbirine düşman etme kırdırma Osmanlı'dan bugüne devredilmiş bir devlet geleneğidir. 24 Aralık 1978'de "Müslüman Türkiye", "Kanımız Aksa da Zafer İslamın" haykırışlarıyla Maraş'ta Alevi halkı katledilir. "Allah Allah" diyerek "Komünistlerin büyüğü, küçüğü demeyip kafasını ezin" diye bağıranların sloganlarıyla, Alevilere yönelik Osmanlı dönemindeki fetvaların benzerliği çarpıcıdır. 1514 yılında 40 bin kişiyi kılıçtan geçiren gelenek, 1978'de Maraş'ta ihtiyar, çocuk, kadın ayrımı yapmaksızın halkı katleder. Yakılıp yıkılan evler, çivilenen, gözleri tornavidalarla oyulan, bıçaklarla, baltalarla, satırlarla parçalanan insanlar... Tecavüz edilen kadınlar, karnında bebeleriyle şişlenen hamile gelinler... Maraş'ta tablo budur. Bu vahşet tablosu Osmanlı'da bir başka dönem uygulanan kırımla da benzerlik taşır. Osmanlı 1875-1876 Bulgar ayaklanmalarını bastırmada Çerkesler ve başıbozuk birliklerini kullanır. Dönemin tanıklarından biri o günleri şöyle anlatır: "Kadınlar ve kız çocukları saçlarından tutuldular, bir darbeyle diz çökertildiler, boyunlarından kesildiler. Çocuklar süngülere geçirildiler, hamile kadınların karınları deşildi. Bir çoğu sırayla soyuldular ve bir odun parçasının üzerinde hayvan sürüleri gibi büyük bir serinkanlılıkla kesildiler..." Yine Meclisi Meb'usan tutanaklarında o günlere ilişkin şöyle anlatımlar yer alır: "1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında gayri-resmi olarak teşkil edilen ve Çerkeslerin ağırlıkla olduğu Osmanlı birliklerinin yolları üstünde rastladıkları Hıristiyan köylerini yağmalayıp, insanları kılıçtan geçirdikleri yüzlerce, hatta binlerce çocuğu köle olarak yanlarına aldıkları, çocuk ve eşyaların bir bölümün sattıkları...." Yavuz Sultan Selim'le birlikte din, imparatorluğun üst yapı kurumlarından en kapsamlısı olarak güçlü bir varlık kazanmıştır. Artık iktidarı tehdit eden her şey "din zararına" ilan edilecek, her düşünce, eylem "din sapkınlığı" olarak anılacaktır. Ve fetvalar, fermanlar, bu yollu açıklamalarla muhalefetin ezilmesinde önemli role sahip olacaktır... Yani her türlü katliam, vahşet böylece meşrulaştırılacaktır. O günün toplumsal gerçekliği Anadolu halk şiirlerine ve türkülerine de yansır. Bu yıl dağların karı erimez eser bad-ı saba yel bozuk bozuk Türkmen kalkıp yaylasına yürümez yıkılmış aşiret il bozuk bozuk Pir Sultanım yaratıldım kul diye Zalim paşa elinden mi öl diye dostum beni ısmarlamış gel diye gideceğim amma yol bozuk bozuk (PİR SULTAN ABDAL)
__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, diğer her şeyi de Atatürk'e..."
Daniel Dumoulin Son Düzenleme eğitimci tarafından : 01-05-2008 at 20:40. Neden: İmla hatası. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
Banned
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 29-09-2007
Mesajlar: 450
Rep Gücü: 0
Rep Puanı : 52190
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Şii Türkmenler'e dayanarak kurulan Safevi devleti, Şah İsmail zamanında İran'ın siyasal birliğini sağlamıştı.Aleviler için Safevi Devleti, bir umut kaynağı oldu.Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti'nin akrabası olarak Anadolu'da hak iddia ediyordu.Alevi kesimlere kucak açıyordu alevilerde buna cevap veriyorlardı.Bu durum, Osmanlılar için tehlikeli bir gelişme anlamına geliyordu.Yavuz, tahta çıkınca ilk olarak Safeviler sorununu çözmeye karar verdi. Safeviler üzerine sefere çıkmadan önce de Anadolu'da Safeviler'in uzantısı olarak gördüğü Aleviler konusunda önlem almak istedi.
senin yazdıklarından çıkanlar |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
BeŞiKtAşK
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 16-07-2007
Konum: ANKARA
Mesajlar: 6,757
Rep Gücü: 23830
Rep Puanı : 5950285
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yavuz Sultan Selim'in yazmış olduğu mükemmel şiir...
Serdar Olur Sanma şahım herkesi sen,sadıkhane yar olur Herkesi sen dostum sandın,belki ol ağyar olur Sadıkhane belki ol alemde,dildar olur Yar olur,ağyar olur,dildar olur,serdar olur Şair: Yavuz Sultan Selim Yavuz Sultan Selim'in bu şiirinde aşağıda açıklandığı üzere; şiir soldan sağa okunduğu gibi sırasıyla birinci mısradan itibaren,bölünmüş kelimeleri alt alta getirdiğimizde yine anlam bütünlüğü bozulmadan şiir bütünlük içinde yukarıdan aşağı da sırasıyla aynen okunmuş olur.Şiir sanatında bu ilk ve tektir.Şimdi yukarıdan aşağıya okunur durumuna bakalım. 1.) Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkhane / yar olur 2.) Herkesi sen/ dostum sandın/ belki ol/ ağyar olur 3.) Sadıkhane/belki ol/ alemde/ dildar olur 4.) Yar olur/ ağyar olur/ dildar olur/ serdar olur Yukarıdan aşağıya; 1.) Sanma şahım herkesi sen sadıkhane yar olur 2.) Herkesi sen dostum sandın belki ol ağyar olur 3.) Sadıkhane belki ol alemde dildar olur 4.) Yar olur ağyar olur dildar olur serdar olur soldan sağa 1.mısra,yukarıdan aşağıya 1. sırayı soldan sağa 2.mısra,yukarıdan aşağıya 2. sırayı soldan sağa 3.mısra,yukarıdan aşağıya 3. sırayı soldan sağa 4.mısra,yukarıdan aşağıya 4. sırayı oluşturur ve şiir soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sırasıyla anlam ve sıralama değişmeden okunur. Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir: Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz Şahın şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: " atacaksan tokadı böyle atacaksın.
__________________
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl! ![]() Ne mutlu Türküm diyene! |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
BeŞiKtAşK
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 16-07-2007
Konum: ANKARA
Mesajlar: 6,757
Rep Gücü: 23830
Rep Puanı : 5950285
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
YAVUZ SULTÂN SELîM HÂN
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslâm halifelerinin yetmiş dördüncüsü. Sultan İkinci Bâyezîd Hanın oğlu olup, annesi Dulkadirli âilesinden Âişe Hâtundur. 1470 yılında Amasya�da doğdu. Şehzâdeliğinde, devrin âlimlerinden mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Arap, Fars dilleriyle yüksek din ve fen ilimlerini öğrendi. Askerî sevk ve idâre ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için şehzâdeliğinde Trabzon Vâliliğine gönderildi. Trabzon�da başlayan devlet idâreciliğinde, pehlivan yapılı vücûdu, devrin silâhlarını kullanmadaki mahâreti, Müslümanlara hayranlık ve rahatlık, düşmanlara korku ve dehşet verdi. İdâreciliğini Trabzon dışına da taşırarak, Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan âsileri tâkip ettirdi. Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. 1508 Kütayis Seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeriyle on beş mahalli fethederek Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldu. Diğer taraftan Şah İsmâil�in Doğu Anadolu�da artan ve Akdeniz sâhilleriyle İç Anadolu içlerine ve Rumeli�ye kadar varan propagandasına karşı, gâyet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmâil�in gâyesi ve propagandasının neticesini iyi tespit ettiğinden, daha köklü tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Vâlilik selâhiyetiyle bütün ülkede, Şâh İsmail�in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini bildiğinden, şehzâdeler meselesinden faydalanarak, Osmanlı tahtına namzed oldu. Babası İkinci Bâyezîd Han hayatta olmasına rağmen, Şehzâde Ahmed ve Korkud Osmanlı Sultanı olmak için faaliyetlerde bulunduğundan, Şehzâde Selim de harekete geçti. Uzun mücâdelelerden sonra, 24 Nisan 1512 târihinde, Osmanlı Sultanı olup, babası İkinci Bâyezîd Hanı yılda iki milyon akçe tahsisatla Dimetoka�ya, büyük hürmet göstererek maiyetiyle berâber yolcu etti. Babası 26 Mayıs 1512 târihinde yolda vefât edince, cenâzesini İstanbul�a getirtti. Bâyezîd Câmii yanına türbe yaptırıp, buraya defnettirdi. Sultan Selim Han, tahta geçtikten sonra 1512 ve 1513 yıllarında iç meseleleri halletti. Ülke içinde hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek râfizi faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Sâfevî devletine karşı sefere çıkmadan batı, kuzeybatı ve güney hudutlarını emniyete aldı. Eflâk, Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhun devâmını teyid eden antlaşmalar imzâladı. Bu sırada Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran�ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail, sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu�ya yönelmişti. Gönderdiği dâî ve halifeleri vâsıtasıyla Osmanlı hudutları içinde yaşayan Şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyanlar çıkartıyordu. Şah İsmail�in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu�da Şiîliğin gelişmesini önlemek hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyordu. Bunun için İran�da kurulan Şiî devletlerin ikide bir Osmanlı Devletini tehdit etmesine ve batıya karşı açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmasına son vermek emelindeydi. Bu sebeple daha önceki Osmanlı sultanlarının Avrupa fütuhâtını doğuya çevirdi. Bu sâyede İslâm âlemini birleştirmek, Anadolu Türklüğü ile Orta Asya�yı birbirine yaklaştırmakla Asya ve Afrika�daki devletlerin Osmanlı hâkimiyetine girmesi mümkün olacaktı. Yavuz SultanSelim Han topladığı olağanüstü dîvânda, Şah İsmail�in yaptığı saldırıları bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra İran�a sefere karar verildi. Sefer hazırlığı esnâsında, şehzâdeliğinden beri tespit ettirdiği bozguncuları, memleket aleyhinde çalışanları sürgün, hapis ve gerekli olan cezâlarla cezâlandırdı. Sultan Selim Hanın âsi, hâin ve ahlaksızları Anadolu ve Rumeli�den temizlemesi, Türkiye�nin birlik ve berâberliği, ülke bütünlüğü için çok yerinde isâbetli bir karar oldu. Bu arada sefer hazırlıklarını tamamlayan Yavuz, 20 Nisan 1514�te Üsküdar�a geçerek orduyu hümâyun ile İran Seferine çıktı. Anadolu�dan takviye kuvvetleri alınarak ilerlendi. Şah İsmail, yiğitlik harcı olan er meydanına dâvet edildi. Meydana çıkmayınca, Sâfevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Hana karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun uzun bir yoldan gelip epeyden beri muhârebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı, pâdişâhların ellerindeki memleketlerin nikâhlıları olduğu, erkek ve yiğit olanın onu nâmahreme dokundurtmayacağından bahsedilerek, miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı ordusunun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Sâfevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmâil�in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Sultan Selim Han sefer bozguncularına, meselenin gâyet hassas olduğu bu safhasında aldığı kesin ve kararlı tedbirle mâni oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk, harp psikolojisinin şaheserlerindendir. Bu nutukla; hedefe daha varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtunlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azâmetini göstererek, gür sesiyle söyledi. Sultan Selim Hanın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu tâkip etti. Bu arada Sâfevî ordusunun ÇaldıranOvasında olduğu haberi alındı. Çaldıran�da mevzii alındı. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu ile İran Şahı İsmail-i Sâfevî kumandasındaki Sâfevî ordusu, 23 Temmuz 1514 târihinde Çaldıran Ovasında muhârebeye tutuştu. Çaldıran Ovasında yapılan meydan muhârebesi, Osmanlı zaferiyle neticelendi. Şah İsmâil-i Sâfevî tahtını, tacını ve hanımını muhârebe meydanında bırakarak, kaçtı. Sâfevî başşehri Tebriz�e kadar ilerlendi. Şah İsmâil, İran içlerine kaçtı. Sultan Selim Han, Tebriz�e girip, şehirde kaldı. Tebriz�de Cumâ selâmlığı yapıp, hutbeyi aslına uygun olarak, dört halîfeyi zikrettirerek, adına okuttu. Tebriz�deki âlim, sanat erbâbı, tüccar âilelerini İstanbul�a gönderdi. Sultan Selim Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için, kışı Âzerbaycan�daki Karabağ�da geçirmek istedi. Başşehirden çok uzakta bulunulması bâzı devlet adamları ve askerlerin hoşnutsuzluğuna sebep olunca, Amasya�yâ hareket etti. Amasya�da fesatçıları cezâlandırdı. Doğu ve güney hudutlarının emniyet altına alınması gerekiyordu. Çaldıran�da gayret gösteren Bıyıklı Mehmed Ağaya Bayburt, Erzincan ile Kiğı�nın beylerbeyiliği verilip, âsilerin elindeki Kemah Kalesini muhâsara etmekle vazifelendirdi. Sultan Selim Han da 1515 Mayıs ayında Kemah�a geldi. Pâdişâhın da muhâsaraya katılmasıyla, Kemah muhâfızı 19 Mayıs 1515 târihinde kaleyi Osmanlılara teslim etmek zorunda kaldı. Mısır Memlûkleri ve İran Sâfevîleri ile Osmanlıya karşı münâsebetleri tespit edilen Dulkadiroğulları Beyliğinin de Anadolu�nun birlik ve berâberliği için Osmanlı ülkesine katılması gerekiyordu. Sultan Selim Han, Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşayı 409.000 kişilik kuvvetle Dulkadirli ülkesinin zaptına gönderdi. Osmanlı kuvetleri, Göksun Muhârebesi ve Turna (Nurhak) Dağı harekâtında Dulkadirli Alâüddevle ve ordusunu mağlup etti. Alâüddevle ve oğulları öldürülerek, ordusu bozuldu. Dulkadirli ülkesi bütünüyle fethedildi. Dulkadir memleketi başta Maraş ve Elbistan olmak üzere bir sancak hâline getirilerek Şehsuvaroğlu Ali Beye verildi. Bu savaşta büyük hizmetleri görülen Hadım Sinan Paşa da veziriâzamlığa tâyin edildi. Dulkadirli topraklarının Osmanlıya katılmasıyla, Mısır Memlûkleri ile hudut komşusu olması Osmanlı-Memlûk münâsebetlerini gerginleştirdi. Doğu ve güneydeki fetihlere devam edilerek ÇaldıranZaferinden sonra Osmanlı hizmetine giren; Doğu Anadolu�da çok hürmet edilen meşhur âlim, târihçi ve yazarlardan İdris-i Bitlisî Osmanlı nüfûzunu bölgede hâkim kılmak için çalışmaya başladı. Bıyıklı Mehmed Paşa, Diyarbekir�i zapt etmekle vazifelendirildi. Diyarbekir, bölgenin merkezi durumunda büyük bir şehir olup, müstahkem kalesi vardı. Şehir ve suru ile muhâfazasında bulundurulan kuvvet miktarı, Sâfevîlerin batı hududunda set vazifesi görmekteydi. Bıyıklı Mehmed Paşa, 1515�te Diyarbekir�e karşı harekete geçerek, şehri muhâsara altına aldı. Sâfevîli muhâfız Karahan, Osmanlının şiddetli muhâsarasına dayanamayıp, şehri terk ederek, Mardin tarafına çekildi. 19 eylül 1515 târihinde, Diyarbekir�in merkezi olan Âmid kalesi fethedildi. Mardin�e sığınan Sâfevîli kuvvetler de, meşhur âlim İdris-i Bitlisi�nin nüfûzuyla bölgeden atıldı. Safevîli Karahan, Ekim ayında Koçhisar mevkiinde yapılan muhârebede öldürüldü. Osmanlının askerî kuvveti, İdris-i Bitlisî�nin mânevî tesiriyle, beylerinin çoğu Sünnî olan bölge Osmanlı hâkimiyetini tanıdı. Çaldıran Zaferi sonrasında, Doğu ve Güney harekâtıyla; Harput, Silvan, Bitlis, Hısnkeyfâ, Diyarbekir, Urfa, Mardin, Cezîre�den Rakkâ�ya kadar olan Kuzeydoğu bölgeleri ile Musul havâlisi Osmanlı idâresine alındı. Sultan Selim Han, 1514 baharında çıktığı İran Seferinden 1515 yazında döndü. Sefer dönüşünde İstanbul�da devletin idârî, siyâsî, askerî, sosyal, iktisâdî ve ticârî meselelerinin halline başladı. Sefer esnâsında meydana gelen hâdiseleri bütünüyle tetkik ve tahkik ettirdi. Devlet adamlarını tek tek huzûruna çağırıp, hâdiselerin sebep ve suçlularını tespit etti. Yeniçeriler, suçlarını anlayıp, "Hepimiz günâhkarız!" diyerek, pâdişâhtan af istediler. Hâdiseleri kökünden hâlletmeye azimli olan pâdişâh, tahkikâtı derinleştirerek suçluları tespit etti. Hâdiselerden Kazasker Tâcizâde Câfer Çelebi, İkinci Vezir İskender Paşa ve Ocaktan Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa suçlu bulunarak, huzûra çağrıldı. Bizzat Câfer Çelebi�ye: "İslâm askerini itaatsizliğe ve isyana tahrik edenin cezâsı nedir?" diye fetvâ istedi. O da: "Eğer sâbit olursa cezâsı îdâmdır." deyince: "Senin fesadın, bence gerek lâhikan ve gerek sâbıkan sâbittir ve kendi hakkındaki fetvâyı kendin verdin." diyerek suçluları Dîvân-ı hümâyûn önünde îdâm ettirdi. Pîrî Mehmed Paşayı yeni bir donanma ve tersâne inşâ ettirmekle vazifelendirdi. Sultan Selim Han, istikâmetini gizli tuttuğu sefer için ordu ve donanma hazırlattı. Seferin tekrar İran�a olduğu tahmin edilmekteyse de, donanmanın hazırlanışından denizde kıyısı olan Mısır Memlûkleri ihtimâlini kuvvetlendirmekteydi. Osmanlı-Memlûk münâsebetleri Şah İsmail ve Dulkadirli meselesinden çıktı. Sultan Selim Hanın, buna rağmen, ikinci sünnî devletin Haçlılara ve İran Sâfevîlerine karşı ortak mücâdele etmesi gerektiğini belirten temasları oluyordu. Sultan Selim Han, 1516 baharında veziriâzam Sinan Paşayı 40.000 kişilik bir kuvvetle Maraş üzerinden Fırat tarafına sevk etti. Veziriâzam Sinan Paşa, Fırat Nehrini geçip, Diyarbekir�e gitmeye memur olduğunu huduttaki Memlûk beylerine bildirdi. Fırat Nehrini geçmek için izin istedi. Memlûkler, Suriye hudûdunda kuvvet bulundurduklarından, Osmanlı talebini reddettiler. Sultan Selim Hana durum bildirildi. Sinan Paşanın Memlûk hudûduna gelmesi üzerine, Mısır Sultanı Kansu Gûri de 50.000 kişilik bir kuvvetle Şam�a geldi. Mısır Sultanının durumu Sultan Selim Hana arz edildi. Kansu Gûri�nin Şah İsmâil-i Sâfevî ile ittifakı ihtimâline karşı, güney hudûdundan ve gerisinden daha da emin olmak için Mısır Seferine karar verildi. Müslümanlara işkence ve eziyet edip, Eshâb-ı kirâm ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötüleyenlere karşı sefere giderken, buna mâni olmak isteyen bir İslâm hükümdarına karşı ne yapmak lâzım geldiğini âlimlere sordu. Âlimler, sefer açılabileceğini bildirdiler. Hilâfeti de himâye eden Memlûklere karşı sefer için fetvâ alınıp harp etmek meşrulaşınca, kendi kumandasındaki kuvvetlerin Kayseri�de toplanmasını emretti. Ayrıca Rumeli Kâdıaskeri Zeyrekzâde Rükneddîn ile ümerâdan Karaca Paşayı Kansu Gûri�ye elçi gönderdi. Osmanlı elçisi, Mısır Memlûk Sultanından, İran üzerine hareketle oraları bozgunculardan temizleyeceğini ve kendisine hayır duâ edilmesini istiyordu. Kansu Gûri, Osmanlıların Dulkadirli topraklarının zaptını uygun karşılamadığından, eçlileri önce hapsettirdiyse de, sonra serbest bırakıp, Sultan Selim Hana yüz kantar şeker ve büyük kutularla helva gönderdi. Sultan Selim Han, 1516 Haziranında Mısır Seferine çıkıp, Osmanlı Donanması da Suriye sâhillerine gönderildi. Sultan Selim Han, Mısır elçisi Moğolbay�ı ülkesine geri gönderirken: "Efendine söyle, Mercidâbık�ta karşıma çıksın." dedi. Memlûk Sultanı Kansu Gûri, yanında Abbâsî Halîfesi Üçüncü Mütevekkil olduğu halde Mercidâbık�a geldi. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu da, Mercidâbık�a gelip, Kansu Gûri kumandasındaki Memlûk ordusu ile, 24 Ağustos 1516 târihinde muhârebeye tutuştular. Muhârebe Osmanlıların üstün harp gücü ve teknik imkânlarıyla zaferle sonuçlandı. Son Abbâsî Halîfesi Üçüncü Mütevekkil Sultan Selim Hanın yanına getirilip, çok hürmet gösterildi. Suriye Osmanlı hâkimiyetine geçti. Suriyeliler, Osmanlı adâlet ve Müsâmahalarını iyi takdir ettiklerinden halk ve kale muhâfızları şehirlerin anahtarlarını SultanSelim Hana kolayca teslim ettiler. Sultan Selim Han; Halep, Hama, Humus ve Şam şehirlerine girdi. Üç ay kadar Şam�da kaldı. Memlûk Sultanı Kansu Gûri, Mercidâbık Muhârebesi sonrasında vefât ettiğinden, Mısır Kölemenleri de Tomanbay�ı sultanlığa getirmişlerdi. Sultan Selim Han, Tomanbay�a Osmanlı hâkimiyetini tanıması şartıyla, antlaşma teklifi için iki elçi gönderdi. Osmanlı elçileri, Sultan Tomanbay�ın arzusu dışında, Kölemenlerce öldürüldü. Sultan Selim Han, Osmanlı elçilerinin katledilmesini harp sebebi saydı. 15 Aralık 1516 târihinde Şam�dan Mısır Seferine çıktı. Mısır�ın merkezi Kâhire�ye ulaşmak için Sina Çölünü geçmek gerekiyordu. Eski fâtihlerin bütün teşebbüslerine rağmen, kurak ve çorak çölün geçilmesi imkânsız gibi olduğundan vezir Hüseyin Paşa başta olmak üzere Mısır Seferine îtiraz edildi. Sultan Selim Han îtirazları susturmak, ordu bozanlığın önüne geçmek için, Vezir Hüseyin Paşayı, îdâm ettirdi. Osmanlı ordusu Sina Çölünü günde ortalama otuz kilometre yürüyüşle bir haftada geçerek, harp târihinde rekor yaptı. Sina Çölünü geçerken şu vak�a o târihten beri menkıbe olarak anlatılır: Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Pâdişâh, devlet adamları ve süvâriler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken SultanSelim Han bir ara atından iner. Sultanın piyâde yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvâriler attan inerler. Başta Sultan Selim Han ve bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölünde piyâde yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bîtab bir hâle gelir. Fakat, Sultan Selim Han, büyük bir edeb ve hûşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azâmetinden sıyrılıp, sâkin ve edeple buyurur ki: "Önümüzde, fahri kâinat Resûlullah efendimiz hazret-i Muhammed yürümükteyken at üstünde gitmekten hayâ ederim." Sina Çölünü geçerken yağmur da yağıp, kolayca Mısır�a ulaşırlar. 21 Ocak 1517 târihinde Kahire�ye çok yakın Birk-ül-Hac mevkiinde konaklandı. 22 Ocak 1517 günü Kâhire yakınlarındaki Ridâniye�de Osmanlı-Memlûk muhârebesi başladı. Sultan Selim Han kumandasındaki Osmanlı ordusu, Tomanbay kumandasındaki Memlûk ordusuna karşı Ridâniye�de zafer kazandı. Memlûk Sultanı Tomanbay, Kahire�den çekildi. Sultan Selim Han, Kahire�ye 15 Şubat 1517 târihinde parlak bir merâsimle girdi. 20 Şubat Cumâ günü Melik Müeyyed Câmiinde okunan hutbede kendisi için söylenen "Hâkim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn" ünvânını kabul etmedi. Mübârek makamlara hürmeten ünvânındaki "Hâkim" kelimesi yerine hizmetçi mânâsındaki "Hâdim"i getirtip, "Hâdim-ül-Haremeyn-iş-Şerîfeyn" (Mekke ve Medîne�nin Hizmetçisi) ünvânını aldı. Bunu belirtmek için de sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı. Sultan Selim Han, 1516 Ağustosundan beri yanında bulunan son Abbâsî Halifesi, Üçüncü Abdülazîz el-Mütevekkil-al-Allah Muhammed�in rızâsı, Kâhire�den Osmanlı merkezine gönderilen Câmi�ül-Ezher Medresesi âlimleri ve İstanbul�daki âlimlerin meclisinde ittifakla varılan kararla, Osmanlı pâdişâhlarına Sultanlık ünvânı ile berâber, İslâm âleminin etrâfında toplandığı"Hilâfet" makâmı da verildi. Sultan Selim Hanın kazandığı Ridâniye Zaferi ile; Mısır, Arabistan Yarımadası Osmanlı hâkimiyetine geçti. Kızıldeniz�e ve Hind Okyanusuna inilip, Kuzey Afrika hâkimiyet yolu açılarak Osmanlı hududu Atlas Okyanusuna dayandırıldı. Venedikliler Memlûklere verdikleri, Kıbrıs Adasının haracını Osmanlılara göndermeye başladılar. Hicaz ve Orta Doğudaki mübârek makamlar Osmanlı hizmetine açıldı. Mübârek emânetler İstanbul�a getirtilerek, İstanbul şereflendi. Buralar nâdide eserlerle süslendi. Sultan Selim Han, 4 Haziran 1516�da çıktığı MısırSeferinden 10 Eylül 1517�de Kahire�den hareket ederek, 25 Temmuz 1518�de İstanbul�a döndü. İstanbul dönüşü Şam�a uğrayıp, kabrini yaptırdığı büyük İslâm âlimi, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbe ve câmiini merâsimle açtı. Muhyiddîn-i Arabî�nin türbedarı firâsetle Sultan Selim Hanın çok yaşamayacağını da söyledi. Sultan Selim Han, Mısır Seferi dönüşü, İstanbul�dan Edirne�ye geldi. Avrupa devletlerinden Macaristan ve Venedik, eski sulh antlaşmalarını yenilemek, İspanya da Osmanlı Devletiyle dostâne münâsebetlerde bulunmak istediler. SultanSelim Han, Osmanlı Devleti, bütün İslâm âlemi için büyük tehlike arz eden Sâfevîli Şah İsmail�in faaliyetlerinin önüne geçmek için, Avrupa devletleriyle antlaşmaları yeniledi. Safevîli Şah İsmâil�in kumandasındaki İran ordusu, Osmanlılar ile meydan muhârebesi yapmak cesâreti gösteremiyordu. Böyle olmasına rağmen Sâfevîli propagandacılar, Osmanlı ülkesinde faaliyet göstererek, âsi taraftarlar bulup, bunları isyana hazırladılar. Bunlardan Bozoklu Şeyh Celâl, Kalender kıyâfetinde Turhal�a gidip bir mağarada riyâkârca münzevî hayat yaşadı. Çevresinde propaganda yapıp, câhil kimseleri etrâfında topladı. Yakında Mehdî yâhut Mesih geleceğini söyleyip, kendini Mehdî îlân etti. Mehdîliği îlânıyla berâber, etrâfında toplanan 20.000 süvâri ve piyâdeden meydana gelen silâhlı kuvvet kurdu. "Şâh Velî" ünvânı alıp, saltanatını îlân ederek, çevrede istilâ hareketine başladı. Bozoklu Celâl, Turhal�dan Ankara�ya yürüdü. Sultan Selim Han, isyânın üzerinde hassâsiyetle durup, müdâhale ettirdi. RumeliBeylerbeyi Ferhad Paşa ve Maraş Vâlisi Şehsuvar oğlu Ali Bey isyanı bastırmakla azifelendirildi. Şehsuvaroğlu âcilen âsiler üzerine kuvvet sevk etti. Âsi Celâl, üzerine kuvvet sevk edilmesi üzerine, Şah İsmâil tarafına kaçarken Erzincan Akşehiri�nde yakalanıp, taraftarları ile birlikte öldürüldü. Bundan sonra, Râfizî isyanlarına "Celâlî Vak�ası" denildi. On altıncı yüzyılda Osmanlı kara ordusu, dünyânın en büyük ordusuydu. Sultan Selim Han, kara askerine verdiği önemi donanmaya da verdi. İstanbul�da ilk tersânenin yapımını 1515 yılında başlatıp, 1516�da bitirdi. Gelibolu�daki büyük tersâne, Sultan Selim Han devrinde önemini korudu. Mısır�dayken, Memlûkler zamânında Kızıldeniz�de donanma kumandanı olan Selman Reis, huzûra gelince, Osmanlı hizmetine alındı. Cezayir hâkimi Barbaros Hayreddîn de Sultan Selim Hana elçi gönderip, yardım istedi. Barbaros�un Osmanlı hizmetine girmesiyle, Akdeniz Türk Gölü olma yoluna girdi. Donanma faaliyetini tamamlayan Yavuz, devrin büyük âlimi Kemâl Paşazâde�ye niyetinin feth-i Efrenciye, yâni Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan�ın yine Eyyûb Sultan Türbesini ziyâretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız şirpençe hastalığı mâni oldu. Çorlu�da başhekim nezâretinde tedâvi gördü. İki ay hasta yatıp, 22 Eylül 1520 târihinde Cumâ akşamı Osmanlı karargâhının bulunduğu Çorlu�nun Sırt Köyünde vefât etti.Vefât etmeden bir müddet önce yanında bulunan Hasan Can; "Sultanım Allah�ı hatırlamak zamânıdır." deyince Yavuz Sultan Selim Han: "Lala, Lala bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenâb-ıHakk�a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?" buyurmuş ve Yâsin-i şerîf okumasını istemişti. Kendisi de onunla birlikte okurken rûhunu teslim etmiştir. Cenâzesi İstanbul�a getirilip inşaatını başlattığı Sultan Selim Câmii yanına defnedildi. Yerine Osmanlı Sultanı olan oğlu Sultan Süleyman Han tarafından câmi tamamlanıp, kabri üstüne türbe de yapıldı. Sultan Selim Hanın Sandukasının üstünde büyük âlim Ahmed ibni Kemâl Paşanın kaftanı örtülüdür. Örtünün konması meşhur rivâyette şöyle anlatılır: Sultan Selim Han MısırSeferini tamamlayıp, Kahire�den Şam�a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kâdıaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibni Kemâl Paşazâdeyi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemâl�in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Hanın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemâl Paşa telâşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Han; "Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!" deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı. Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Lübnan, Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz�ın fethiyle Osmanlı Hânedanına Halifelik makâmını ve mübârek emânetleri kazandıran Sultan Selim Han, sekiz buçuk yılda devleti iki kat büyüttü. SultanSelim Han devrin meşhur âlimlerinden, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ile ilmî sohbet edip, ona hürmet gösterirdi. Sofiyye-i âliyyenin büyük âlimi Muhyiddîn-i Arabî�nin Şam�daki kabr-i şerîfini tespit ettirip yanına câmi, türbe, imâret yaptırdı. Seferlerinde evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî�nin türbesini ziyâret ederdi. Ehl-i sünnete çok hizmet edip, İslâm âlemi için büyük tehlike olan Sâfevîli Şah İsmail�in ideolojisinin yayılmasını önleyerek İran�da mahsur bıraktı. Çok heybetli olup, azâmetinden çevresindekiler titrediği hâlde, âlimlere, halkına karşı tevâzu sâhibiydi. Devamlı; "Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş. Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş." buyururdu. Çok mütevâzi olup, sâde giyinirdi. Muhteşem Osmanlı Devletinin en son din olan, İslâm âleminin lideri olmasına rağmen Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklandığından debdebe ve şaşaadan uzak hayat sürerdi. Bir defâsında oğlu Şehzâde Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzûruna girince; "Süleyman annen ne giysin!" diyerek sitem etmişti. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilip, edebiyat, târih ve coğrafyaya da meraklıydı. Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Farsça Dîvân�ı Almanya�da yayınlanmıştır.
__________________
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl! ![]() Ne mutlu Türküm diyene! |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Yarbay
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-12-2006
Mesajlar: 878
Rep Gücü: 1144
Rep Puanı : 284964
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Kardeşim biz bu cumhuriyeti Alevi-sünni-kürt-çerkez-laz hepsiyle çanakkalede savaşarak kurtarmadık mı..kimse kimseyi durduk yere öldürmez.herşey devlatin bekası içindir....
__________________
Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin Karşındakinin anlayabildiği kadardır. Mevlana |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Acemi Asker
Giriş Tarihi: 03-10-2006
Mesajlar: 2
Rep Gücü: 3
Rep Puanı : 10
![]() |
her şey devletin bekası içindir diyebilecek kadar atgözlüğü takmış bir millet daha yoktur heralde. bunu hakaret anlamında söylemiyorum. gerçekten çok safız. devlet bizi düzdükçe biz ''düzen''e sahip çıkıyoruz.
yavuz sultan selim lafta ilk türk halifedir. ancak sekiz yıllık padişahlığı boyunca müslüman öldürme rekoru kırmıştır. devletin bekası için tabi ki(?). arkadaşlar biliyorum düşüncelerinizi değiştirmeniz çok zor ama ben de zamanında yavuz hayranıydım. insan mantıklı düşününce dinden çıkmaz korkmayın. yavuzun insan kasabı olduğunu söylediğinizde imanınızdan bişey eksilmez dinden çıkmazsızsınız |
|
|
|
|
Reklam Vermek için ressam@gmail.com Adresine e-mail gönderiniz For Advertising contact ressam@gmail.com |