ForumNeuro


Geri Git   ForumNeuro > Güncel > Haber Arşivi
Kayıt S.S.S Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Haber Arşivi Haber arşivi...


Yanıtla
 
Forum Araçları Görüntüleme Biçimleri
Eski 17-07-2008, 19:04   #1 (permalink)
AKÇALI
Genel Kurmay Başkanı
 
AKÇALI's Avatar
 
Giriş Tarihi: 03-02-2008
Konum: CYBER AKINCILAR
Mesajlar: 4,212
Rep Gücü: 11022
Rep Puanı : 2751316
AKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımaz
Varsayılan

HEM ULUSALCI, HEM APO'NUN KARDEŞİ
CAN - CİĞER KUZU SARMASI!
Son günlerde ilginç açıklamaları ve tuhaf tavırlarıyla gündeme gelen Yalçın Küçük'ün terör örgütü PKK'yla yakın ilişki içinde olduğu ortaya çıktı.

Konuşmalarında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komutanlarına sözde saygısının ifadesi olarak sık sık "Hazretleri" şeklinde hitap eden Yalçın Küçük'ün terörist başıyla da oldukça samimi olduğu anlaşıldı. İşte Samanyolu Haber'in özel araştırmasıyla Yalçın Küçük gerçeği...

Onu son zamanlarda ekranlarda çok sık görmeye başladık. Bazen ulusalcı kanallarda bazen ünlü televizyon programlarında sık sık boy gösteren bir isim; Yalçın Küçük.

Samanyolu Haber kamuoyunun daha yakından tanımak istediği bu tuhaf giyimli, ilginç mimikli ve ekranda sık sık el şaklatan kişi hakkında, detaylı bir araştırma yaptı. Bu araştırmadan Küçük'ün hiç de konuştuğu gibi biri olmadığı sonucu ortaya çıktı.

PKK İLE SARMAŞ DOLAŞ

Kısa sürede Ergenekon'un müdafii ve ulusal kanalların vazgeçilmez ismi haline gelen Yalçın Küçük, tam bir Abdullah Öcalan hayranı. Küçük'ün halen İmralı'da yatmakta olan teröristbaşı ve dağdaki bölücü kadrolarla çektirdiği fotoğraflar neredeyse bir albümü dolduruyor.

Samanyolu Haber'in elde ettiği bazı fotoğraflarda Küçük'ün, teröristbaşını kanlı örgütün kampında, defalarca ziyaret ettiği, beraber yemek yediği, sohbette bulunduğu, kahkahalar attığı görülüyor.

KANDİL'İN MUTAD KONUĞU

Şimdinin ulusalcısı dünün "Aposever'i" Küçük'ün örgüt kampını "ziyaretgah" haline getirdiği, teröristlerin tek tek ellerini sıktığı ve terörist başıyla pek sıkı fıkı olduğu anlaşılıyor.

Küçük'ün PKK albümü, 30 yıldır terörle mücadele eden ve binlerce evladını bu hain saldırılara kurban veren ülke insanının canını acıtacak türden. Küçük hep Apo'nun yanında, fotoğraflardaki ikili hep birbirine sevgiyle bağlı iki dost modunda.

Yalçın Küçük'ün ulusla, ulusal kimlikle yakından uzaktan ilgisi olmayadığı aslında ekranlarda sık sık insanların yüzüne doğru salladığı kitaplarından da okunuyor. 1993 yılında basılan DİKİNE BİR ÜLKE isimli kitabında Küçük, teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın adının geçtiği hemen her yerde "kardeşim, arkadaşım" ifadelerini kullanıyor. Katıldığı terörist faaliyetlerden dolayı mahkemeye çıkarılınca da mahkemede bakın neler söylüyor?

“'Öcalan kardeşim' yazısından dolayı yargılanıyorum. Apo'ya 'kardeşim' dediğim için beş yıl mı? Eğer fiyatı buysa seve seve öderim. Daha fazlasını da ödeyebilirim. Ve tekrar 'Öcalan kardeşim' derim. Öcalan kardeşim Kürt halkının pek seçkin bir oğludur, 'kardeşim' diye hitap etmekten ayrıca sevinç duyuyorum.”

O gün Apo'ya "kardeşim" diyen Küçük, bugün Türk Silahlı Kuvvetleri'nin saygın komutanlarına -güya saygısını ifade etmek için- "hazretleri" diye hitap ediyor. Bu tuhaf karakterin mazisini bilmeyen kimi insanlarda bu riyakar üsluba itimad ediyor. Oysa ekranlarda ilkokul müsameresinden bin beter çirkin bir oyun oynanıyor.

APO'NUN SADIK KORUYUCUSU

Sık sık PKK kamplarını ziyaret eden Küçük, bu ziyaretlerinden birinden dönüşünü anlattığı "Kürtler Üzerine Tezler" kitabında, teröristbaşına suikastler yapılabileceğine dair endişesini aktarıyor. Abdullah Öcalan'ın üzerine titriyor.

BÖLÜCÜLÜK DERSLERİ

Bölücü kamplara ziyaretler sadece hoş beşle sınırlı kalmıyor. Yalçın Küçük terörist yuvasındaki bölücülere sözde eğitim veriyor. Ve bunu defalarca tekrarlıyor. İşte bu fotoğraflar o bölücülük derslerini tarihe kaydediyor.

Bugün ulusalcı saflarda kendisi gibi düşünmeyen herkesi "vatan haini" ilan eden bu şahıs bakın dün Türkiye Cumhuriyet'i Devleti'ni hakkında neler söylüyor?

"Latin Amerika'da 'muz cumhuriyetleri' vardı, bu nitelemeden çok hoşnutluk duymuyorum. 'Ahtapot Cumhuriyeti' bana çok daha yerinde bir söyleyiş olarak görünüyor. 'Ahtapot Cumhuriyeti' içinde yaşıyoruz. Yıkılacaktır. “Bizim” işimiz, 1920 yıllarındaki birliği tersyüz etmektir."

.samanyoluhaber.com/haber-109415.html

















__________________


AKÇALI is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 19:17   #2 (permalink)
domdom19
Neuro Kanki
 
domdom19's Avatar
 
Giriş Tarihi: 04-12-2006
Konum: Ruhundan
Mesajlar: 4,662
Rep Gücü: 27963
Rep Puanı : 6985731
domdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımazdomdom19 Beni kesseler acımaz
Varsayılan

zamanını boşa harcamışsın.
değmez bunun gibi kuklalara........
__________________
**ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM*
Bana irkimi sormayin kah beyazim kah siyahim bazen Türküm bazen Kürdüm Islam dini yeter bana….
D.A.F.A Abi.schizoprenic_..borriz..tayfun ...HELLKNIGHT..

mysterio_jr,fonex01,hanedan,
Eski dostları unutmadık,unutturmayacağız....
unutulmayacaksınız
schizophrenic_
Hellknight
byte_39
DaMieN
MysterioJR
tayfun
bydemir
BoRriZ
dafa
jjcanex
medic
CaPTaiN_NeMo
Kasif76
Fonex
Koray_C
Dominique0707
Hanedan
kaplsiZz
ericcantona
ilporto
revelation
vangouf
optik72
don't panic.. I'm muslim man!!!!!

domdom19 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:38   #3 (permalink)
TRANSLTR
Binbaşı
 
TRANSLTR's Avatar
 
Giriş Tarihi: 01-02-2008
Mesajlar: 826
Rep Gücü: 992
Rep Puanı : 247068
TRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Az önce bir televizyon programı seyrediyordum. Sunucu bu fotoğrafları yayınlarken şöyle diyordu: Yalçın küçüktür ama mide bulandırır.
TRANSLTR is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:46   #4 (permalink)
eryigit1
Yarbay
 
eryigit1's Avatar
 
Giriş Tarihi: 08-05-2006
Mesajlar: 917
Rep Gücü: 1146
Rep Puanı : 285189
eryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımazeryigit1 Beni kesseler acımaz
Varsayılan

bende haberlerde izledim bu iğrenç herifi

kitaplarından alıntılar yapıyorlardı apoya pkk ya neler söylemiş pis herif

yazıcak kelime bulamıyorum, bunları baş tacı edenlerede aynı düşüncelerimi gönderiyorum

fethullah güleninin söylediklerini söylüyorum; tufeyli bunlar tufeyli
__________________
Peygamber’e uymayan ve itaat etmeyenler (17/İsrâ, 47),
Allah’ın âyetleriyle mücadele edenler (29/Ankebût, 49),
Allah’ın âyetleriyle alay edenler (6/En’am, 68 ),
işte bunlar zalimlerdir, öyle ise;


Zalimler için yaşasın
Cehennem

eryigit1 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:49   #5 (permalink)
eritrosif
Üsteğmen
 
eritrosif's Avatar
 
Giriş Tarihi: 24-12-2006
Mesajlar: 511
Rep Gücü: 965
Rep Puanı : 240471
eritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımazeritrosif Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Alıntı:
TRANSLTR tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Az önce bir televizyon programı seyrediyordum. Sunucu bu fotoğrafları yayınlarken şöyle diyordu: Yalçın küçüktür ama mide bulandırır.


Sunucunun seviyesi ve kalitesi belli oluyor...

Bir Profesore, herseyden once bir insana saygisi bu kadar...

Boylelerini sunucu yapanlarda suc...

Amele agziyla konusacaksan sunucu olmayacaksin..






Ulusalci demek sanki pkk li gibi birsey oldu, ne kadar igrenc...


Ulusal degerleri savunanlara "ULUSALCI" denir..

Ulusalci olmayanlara ise "ISBIRLIKCI" denir..
eritrosif is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:49   #6 (permalink)
AKÇALI
Genel Kurmay Başkanı
 
AKÇALI's Avatar
 
Giriş Tarihi: 03-02-2008
Konum: CYBER AKINCILAR
Mesajlar: 4,212
Rep Gücü: 11022
Rep Puanı : 2751316
AKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımaz
Varsayılan

bu forumda utanmadan birde bunu savunuyorlardı,savunanların bundan hiçbir farkı yok
__________________


AKÇALI is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:53   #7 (permalink)
TRANSLTR
Binbaşı
 
TRANSLTR's Avatar
 
Giriş Tarihi: 01-02-2008
Mesajlar: 826
Rep Gücü: 992
Rep Puanı : 247068
TRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımazTRANSLTR Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Alıntı:
eritrosif tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Ulusalci demek sanki pkk li gibi birsey oldu, ne kadar igrenc...
Bak, buna katılıyorum.




Alıntı:
eritrosif tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Ulusal degerleri savunanlara "ULUSALCI" denir..
Ulusalci olmayanlara ise "ISBIRLIKCI" denir..
Ama burada yanılıyorsun.
TRANSLTR is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:53   #8 (permalink)
Carrick
Asteğmen
 
Giriş Tarihi: 20-06-2007
Konum: Hasta Siempre
Mesajlar: 293
Rep Gücü: 174
Rep Puanı : 42890
Carrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımazCarrick Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Yalçın Küçük PKK'lı mı oldu şimdi
__________________
Profesyonel devrimci, bugünun Türkiyesinde kendini hayatı boyunca Türkiyenin bağımsızlıgına adayan kimsedir.

Son Düzenleme Carrick tarafından : 17-07-2008 at 23:59.
Carrick is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:54   #9 (permalink)
AKÇALI
Genel Kurmay Başkanı
 
AKÇALI's Avatar
 
Giriş Tarihi: 03-02-2008
Konum: CYBER AKINCILAR
Mesajlar: 4,212
Rep Gücü: 11022
Rep Puanı : 2751316
AKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımazAKÇALI Beni kesseler acımaz
Varsayılan

Alıntı:
eritrosif tarafından gönderildi Mesajı Görüntüle
Sunucunun seviyesi ve kalitesi belli oluyor...

Bir Profesore, herseyden once bir insana saygisi bu kadar...

Boylelerini sunucu yapanlarda suc...

Amele agziyla konusacaksan sunucu olmayacaksin..






Ulusalci demek sanki pkk li gibi birsey oldu, ne kadar igrenc...


Ulusal degerleri savunanlara "ULUSALCI" denir..

Ulusalci olmayanlara ise "ISBIRLIKCI" denir..
saygı duyduğun insana bir bak,hala saygı duymaya devam edecekmisin




.
.
.

__________________


AKÇALI is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-07-2008, 23:59   #10 (permalink)
KUTLUAY2
BeŞiKtAşK
 
KUTLUAY2's Avatar
 
Giriş Tarihi: 16-07-2007
Konum: ANKARA
Mesajlar: 6,784
Rep Gücü: 23830
Rep Puanı : 5950285
KUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımazKUTLUAY2 Beni kesseler acımaz
Varsayılan

BAKIN BU KÜÇÜK ADAMIN ATATÜRK HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ ŞUNLAR....
Atatürk vefasızmış ve en yakınlarına kazık atmış (mış)!..


Ama ne kadar acıdır; bin dokuz yüz yirmi altıya geldiğimizde, yanında, sevdiklerinden kim kaldı? Ve eğer sevdiklerimiz kalmazsa sevgimiz kalır mı? Gibi pek çok sorumuz var. Artık Zübeyde Ana yok idi ve Fikriye, intihar mı etti yoksa katledilmiş olmasın; hep beraber Selanik'ten gelmişlerdi ve bu ikinci şıkkı reddediyoruz. Ya da resmi tarihi reddediyoruz; çünkü eğer Mustafa Kemal güçlü ise, kati fiilini düşünemeyiz. Peki, Fikriye mi, biz ne kadar fakiriz, Kemal Paşa Hazretleri'nin sevgilisi idi, Çankaya'da, bugünkü Türkçe ile "first first lady", Türkçe düşmanlarının telaffuzuyla, "först först leydi'', oldu ve bir gün yok oldu; resimleri dahi yok olmuştur. Vesikalık bir resmi var, uzun yüzlü ve güzelce olduğunu söyleyebiliyoruz.

Bu kadar merak-fukarası bir cumhuriyetin yaşayabileceğine inanmakla büyük hata ettik.

Modernist ve feminist Latife'yi de tam zamanında, diri diri mezara indirmiştik.

İnsanoğlunun en büyük yaşatanı ve en büyük zehri, alışmaktır.

Domuzlar, burunlarını pislikten, güzel olduğu için değil, alıştıkları için koparamıyorlar."
Doğruyu söyleyenleri hep uzaklaştırırmış!..

Devr-i hayatlarında Mustafa Kemal'i ikaz hatasını irtikâp edenlerden daha sonra pek malumat alınamamıştır. Unutulmaya terk edildiler." (Sh:131)

İnsana en büyük ceza, insan'dan çıkarmaktır.

Peki, Amasya Yaranı ne haldeler; Hamidiye Kahramanı Rauf, Mustafa Kemal'in, Şişli'de bir apartmanda en çok buluştuğu Rauf, Amasya'ya gelerek, Anatolia'da, muvakkat bir hükümet tesisi için, Amasya Tamimini hazırlayanlardan sabık Bahriye Nazın Rauf, Lozan Müzakereleri sırasında, Ankara'da Başvekil Rauf, var olabilmek için Londra'ya kaçabilmişti. Rauf'u, İngiliz yanlısı olarak biliyoruz ve bildiğimiz yere nefi oldu. Menfi, sürgünde yaşamak mı, idamdan daha alçak bir yaşam olduğunu hep anlatıyorum; çünkü yaşayarak biliyorum.

Demek ki, 1925-1926 periyodunda, refik-i sadık'ı Rauf'tan da kopuyordu ve bir dahi birbirini görmediler. İnsanın yol arkadaşından kopması kadar, insanın içini kavuran pek az vak'a olmalıdır; bu kavrulma da malumumuzdur. Üzerime yağan cezalar meyanındadır.



Hep sevdiklerinden kopmuş olanlar, hep ve hiç gülmezler.

Atatürk, sayesinde yüceldiği Kazım Karabekir'i bile dışlamış mış!..

Belki Kazım, Kemal'i, riyaseti istediği zaman alabileceğini hesaplayarak öne sürmüştü; Mustafa Kemal Paşa'nın riyaseti alabilmesi için, her yerde Kazım tarafından desteklendiğini hep naklediyoruz. Bu masalda, Kazım olmazsa Kemal olmazdı, yollu iki "k" teoremi var. Ama Kazım, İzmir İstiklal Mahkemesi'nde, daha çok gururunu kurtarmak üzere konuştu, sehpadan korkmayan bir hali hiç terk etmedi; gelecek tarihe adını yazmak, bu ihtirası, eskiler arasında, en ziyade Kazım Paşa'da buluyoruz. Darağacı'ndan döndü, gururluydu, amma, eski refiki, comrade in arms, Mustafa Kemal Paşa yaşadığı sürece gözaltında yaşamak zorunda kaldı. Ve Kazım Paşa, uzun gözaltı yıllarımda, ihtilal yolunu ve riyaset heveslerini terk etti; İsmet Paşa'nın cumhur reisliğinde meclis reisliğine razı oldu." (Sh:125)

Rıza Nur doğruları anlatırmış ve M. Kemal Çerkez Ethem'i kıskanırmış!..

İşte şimdi Nur Tarih'inden bir rivayet aktarmamın zamanıdır; Rıza Nur, şunları da yazıyordu: "Mustafa Kemal, Ethem'in kazandığı şöhreti bir türlü hazmedemiyordu. İçini kurtlar yiyordu. Ethem'i kendisine tehlike görmeye başladı. Onu imha fikrine düştü. Ali Fuad'ın Ethem ile beraber olduğuna kani idi. Ordu Kumandanı Ali Fuad ve Ethem'in kuvvetleri o vakit Şark Cephesi müstesna yegâne kuvvetti. On bin kişi kadar idiler." Mukayese için veriyorum, Küçük Han iki bin askere sahipti, demek ki kıymet-i harbiyesi var. İnkâr edemiyoruz." (Sh:160)
Kurtuluş Savaşı destanını M. Kemal değil,kayıp kahramanlar yazmışmış!...

Çanakkale ayrı, Gelibolu'yu, bir kale savaşı veya meydan muhare-ı görmek çok yanlış ve yanıltıcıdır; düşman savaş gemileriyle sahildedir, sürekli birlik çıkarmaktadır, plajlarda İngiliz savaş muhabirleri special correspondents, cirit atıyorlar ve plajlar birbirine akmaktadır. Ne bir tek komutan ve ne de bir tek kahraman var; hep doğru yapan komutanlar ise ancak resmi tarihte yaratılabilmektedir. Mustafa Kemal Bey'e gelince, Gelibolu'da, zaman zaman harikalar yaratırken zaman zaman da büyük hatalar yapıyor ve hem Esat Paşa'dan ve hem de Enver Paşa'dan azar işitiyordu. Esat Paşa da belki de bu nedenle, yazmış olmasına karşın, hatıratının tamamının yayınlanmamasını istiyordu, ortaya çıkan eseri yüksek tutuyorlardı, Mustafa Kemal'i çok fazla önemsediklerini düşünemeyiz, ama eseri koruyorlardı, susmak durumundalar.

Bu tedbirlik var, Esat Paşanın erken tasfiye edildiğini biliyoruz Kardeşi Vehip Paşa ile birlikte bu cephede komutandılar; Vehip Paşa bir mahir rezistans paşasıydı, şüphesiz Malta'yı gördü, amma Malta'dan kaçtı İtalya'ya çıktı, fakat Türkiye'de değil, Habeşistan'da savaşabildi. Muhtemelen Türkiye'ye kabul edilmedi; teorem budur.

Kurtuluş savaşımız bir de kayıp kahramanlar tarihidir
Mustafa Kemal Musul'u İngiliz'lere rüşvet olarak bırakmışmış!..

Minimalizmin elinde Cumhuriyet Türkiye'sinin, bu modanın dışında, kalabilmesini düşünemeyiz. Aksine tüm edebiyata rağmen, Türk elitistlerin, güveni tam bulduklarını da söyleyemeyiz. Öyle ki, 1926 yılında, Musul'un Büyük Britanya'ya verilmesini artık sadece bir "hediye" olarak görebiliyoruz. Bunun arkasında hem güvensizlik ve hem de milli gayretsizlik olmalıdır; ikincisi, Batı'daki lider emperyalist devlete yaranma kompleksinin bir diğer adıdır. Demek ki minimalist ve güveni tam duyamamış önderliğin bu modanın, bu konstrüksiyon rüzgardan etkilenmemesini düşünemiyoruz.

Kaldı ki Gelibolu'da çok ve Sarıkamış'ta çokça ve kütlesel ölçüde, erkek kırımı yaşamıştık, okumuş erkekleri kaybettik; maddeten, feminizme giriş yapmak zorundaydık. Öte yandan, uzun ve büyük savaşlardan çıkmış hiçbir önderlik halk düşmanlığı yapamaz, çünkü savaşan, eninde-sonunda halk'tır, Gelibolu'da tek kahraman vardır ve halk'tır, Maraş'ta "kahraman" olan halk'tır, Antep'te "gazi" halk'tır, Urfa'da "şanlı" hiç kuşkusuz emekçi halktır, dünyadaki rüzgârlar bir yana, bunlar varlar, halkçılığa itiyorlar.

Şüphesiz modernisttir, ancak ne ölçüde orijinaldir, bu soruyu bırakıyorum, ama Mustafa Kemal'den daha çok İsmet Bey'in damgasını çalmaktadır, geçerken, buna işaret etmem verimlidir. Düşündürücü, demek istiyorum.

Bir paradigma var, otuzlu yıllar, Cumhuriyet Türkiye'sinde "altın çağ" idi. Ayrıca bu dönemde, yöneten Mustafa Kemal Paşa idi; "ayrıca" yerine "çünkü" diyebilirdim. Analitik olmaya çalışıyorum; yoksa sol düşünce ve tarih doktrininde "çünkü" dendiğini biliyoruz. Sol doktrin, "altın çağ" ile Mustafa Kemal Paşa arasında mutlak bir bağ kuruyor; sebep-netice rabıtası tabir ediyoruz. Birisi varsa diğeri yoktur; birisi diğeri için sine qua non halidir."
Mustafa Kemal Hep Figüranmış!

Sadece maksimalistler mi; tüm tanıklar, hiçbir tanıklık bırakamadan yok oldular. 1926 yılına geldiğimizde, Zübeyde Ana, mümtaz evladı hakkında, bir tek sözcük bile bırakmadan bu dünyadan ayrılmıştı. Üvey Babası Ragıp Efendi'nin akrabası, belki sevgilisi ve belki metresi, Abdürrahim'den Vamık Volkan'ın başak ettiği bilgi kırıntılarına göre, bir ara Çankaya Köşkü'nün hanımı Fikriye, bir gün Çankaya yokuşunda ölü bulundu, intihar etmiş olması mümkündür, ama öldürüldüğüne inananları da biliyoruz.

Demek ki, iç savaşlar, bitmemiş yaşamlarla doludur. Biz sadece Çankaya'dan bir Fikriye geçtiğini biliyoruz. Aslında bilmiyoruz, sadece duyuyoruz.

Modern ve pek feminist, Uşakizade Latife, 1926 yılına gelindiğinde, çoktan Mustafa Kemal tarafından boşanmış ve diri diri mezara konmuştu. Bu İsviçre'de okumuş cesur kadının, dişe dokunur bir tek not bile bırakamaması, ne derin korku içinde yaşadığına ve daha doğrusu yaşatıldığına da işarettir. Sanki Çankaya'da yaşamamıştır, yaşamların silindiği bir dünyada idiler.

Ne beceriksiz bir oyun, kötü bir bulvar tiyatrosu, ikide bir Latife'yi anlatma iddiası ile çıkanlar, yıllar yılı, aynı temcit pilavını sunuyorlar. Bunlardan tek öğrenebildiğimiz, ne ölçüde kısırlaştıklarıdır; eski ve bunamışlara özgü soruların dahi dışına çıkamıyorlar.

Doğru, iç savaşlar hep korku üretiyorlar ve korku bırakıyorlar. Latife'den gayrı en yakını muhtemelen Albay Arif idi, kurtuluş savaşı sırasında bir ayı beslediği için "Ayıcı" Arif olarak da biliniyordu, Mustafa Kemal ile omuz omuza dolaşabiliyordu, bu hal, çeşitli dedikodulara da yol açabiliyordu, İzmir Suikastı çerçevesinde asıldı. Hep asılmayacağına inanıyordu, en yakın arkadaşı Mustafa Kemal baştaydı, "oyundur, asılmam" diyordu. Asıldı.

Ama Büyük Kurtarıcı, gerçekten başta mıydı; masallar, inanılmaz sorular ile açılmaktadır. Bu soru, yirmi beş-yirmi altı yılına aittir;

Cumhuriyet'in kuruluşu olarak teorize ediyoruz. Ancak öyleyse, Hegelyen dünyada reel'dir. Ve bu bir masaldır, Cumhuriyet kurulurken, Büyük Kurtarıcı başımızda mıydı, bunu sorma cüretini, kendimizde buluyoruz.

Eğer yoksa Gazi'yi ibra ediyoruz. Masalımızı bilerek yazdığım kesindir; "ibra" etmenin kendisinin iyi olduğunu da biliyorum.

Bir soru, bin soru'ya kapıdır. Şimdi açılan şudur, Mustafa Kemal hiç başta oldu mu? Bize "işte yöneten" dedikleri zaman, hep yönetilen olması ihtimali var. Doğru mu; "masal" mikyasında doğru'dur ve doğrudan daha doğru da diyebiliriz. Ama hep kuşku duyuyorum.
M. Kemal işgalci güçlerin adamıymış!..

Burada önemli üç nokta var, birincisi, Mustafa Kemal ile Damad Ferid arasındaki münasebetin mutlak mahiyetini ancak daha sonraki bir tarihçinin açıklayabileceğidir. Bu, sahih bir tespit olmakla birlikte, bu münasebetin, kesin niteliğini, exact character, yazan bir ta*rihçiden hala mahrumuz.

İkinci husus, "Erzurum Valisi" olarak tayin edildiği iddiasıdır. Şüp*hesiz, tayin kararnamesinde bu ifade yer almıyor, amma, çok geniş bir erkân ile yola çıkması ve tadat edilen vazifeler, böyle bir enterpretasyonun çok da yanlış olduğu intibaını vermemektedir. Bu durum ise, Kemal Paşa Hazretleri'nin, Erzurum'da toplanan kongre azaları tara*fından kabul edilmemesini ve hatta reddedilmesini daha da manidar yapmaktadır.

Burada, üçüncü hususa geliyoruz, kelamı dikkate alacak olursak, Kemal Paşa, "hem müttefiklerin ve hem de Osmanlı Hükümeti'nin temsilcisi", representative of both the Allies and the Ottoman Govern*ment, kapasitesinde, Şark'ta idi. Öyle mi, eğer öyle ise, bunun, Erzu*rum Kongresi azalan tarafından da bilinmesi tabiidir. Eğer bu da mümkünse, Kongre Azası'nın Paşa Hazretleri'nin üniforması ve yaver kordonundan rahatsız olmalarının sebebine inmiş oluyoruz. Üniforma ve yaver kordonu bahanedir; Heyet, Paşa'nın müstevlilerin adamı ol*masından ciddi mertebede şüphe ediyordu; maalesef, bu netice önü*müzdedir.

Masal ya, tekrar ele alabiliriz, Damad Ferid-Mustafa Kemal müna*sebeti ve tayin sırasında da mülakatı mühim olmakla beraber, bunun izni, arşivlerde bulabilir miyiz; sanmıyorum. Peki, arşivlerde izi olma*sa da, hiç bilinmediğine de ihtimal verebilir miyiz; zannetmiyorum. Kemal Paşa, o demlerde, Pera Oteli'nde ki pek lüks idi veya yine Meş*ruiyet Zamanı'nın en mutena semti olan, "Lüküs Hayat" operetini ve "Şişli'de bir apartıman nakaratını hatırlamak zorundayız, Şişli'de temaslar ve kabuller yapıyordu. Kaldı ki, daha sonra çok ünlendiği için biz hep Mustafa Kemal'i biliyoruz, benzerlerinin, az olmadığını da tahmin ediyoruz.

Peki, kimlerle temas ediyorlardı ve bu sorunun cevabı kimlerle etmiyorlardı ki, olmalıdır. İsmet Paşa Hazretleri, hatıratında, Seyit Ab-Şeyh Sait İsyanı vesilesiyle asılanlar arasındadır, taharri memurlarının, İngiliz Hükümeti temsilcileri olarak gittiğini de haber Böyle dönemlerde emperyalizmin doğrudan veya dolaylı temsilcileriyle mülakat iktidar işareti dahi sayılıyordu; emperyalizmin etlikleri arasındadır, anlamına geliyordu."
Atatürk Düşmanı, Sabataist İzmir Suikastcileri, Hepsi Kahramanmış suçsuz ve Asılsız Yere Asılmış(mış!)...

Eğer o tarihte yaşayanlar arasında birisine "efsanevi ihtilalci de*memiz gerekiyorsa, Doktor Nazım, buna en layık olanıdır. Vladimidir Jabotinsky, ol zamanda, dünya siyonist teşkilatı'nın üst memuru ola*rak İstanbul'da bulundu, teşkilat yaptı, Autobiography'sinde, "Nazım Bey, the secretary general of the Young Türk Party, the author and initiator of the revolution, and possibly the decisive personal factor which accelerated the downfall of the Ottoman state" minval üzere ta*rif ediyordu. Bu çok malûmattar Siyonist dirijana göre, 1908 İhtilali'ni kuran ve başlatan Nazım idi ve Osmanlı devletinin sonunu hızlandır*dı; nakletmek mecburiyetim var.

Bir güzel Ankara gecesinde, Ağustos 1926, asıldığında, çok yakında bir yerde balo vardı ve Dışişleri Nazırı Doktor Tevfik Rüştü'nün de orada olduğunu tahmin edebiliriz; Doktor Tevfik Rüştü, İbrani asıllıdır ve Doktor Nazım'ın eşleri kız kardeştiler, biri asılıyor ve diğeri dans ediyordu. Belki ikisi de dans ediyorlardı; belki asılmak da dans etmektir.

Doktor Nazım, Mehmet Cavit, Naili Keçeli'nin dedesi Naili ve Hil*mi, aynı davadan asıldılar. Hilmi, Bab-ı Ali'yi basanlar arasındadır, sonra elini çekmiş ve eteğini sıvamıştı, Ardahan'da ticaret yapıyordu, her halde kalmasını istemediler. Her halde Hilmi de bunu bildi, asılır*ken, "benim bir şeyden haberim yok, yalnız ben Babıali'yi bastımdı, bunda böyle kabiliyet vardır, bir gün bizi de basar, diye, asılıyorum" yollu bar bar bağırıyordu. Bu bağrıştan, maksimalist-minimalişt kav*gasının bir de kabiliyet dimansiyonu olduğunu çıkarıyoruz.
Tabii aynı soru Mehmet Cavit için de geçerlidir; hayli müeddep Pakalın da kadınlara düşkünlüğünü kaydediyor ama çapkınlığı nedeniy*le asılmış olduğunu düşünemeyiz. Cavit, Şehzade Burhanettin'in eşi Aliye Nazım'ın da gönlünü çalabilmişti; bu ara, sadece adına, Yahudi nahak yere asılan Doktor Nazım ve Mehmet Cavit'in yazgılarını çıplak İbraniyet'e bağlıyamıyoruz. Kaldı ki, Celal Bayar'ın, İbrani asıllı olma ihtimali hayli yüksektir, Talat'a ilaveten, Cavit'in de yerini bularak mezarını yaptır*dığını biliyoruz. Celal Bey", Cumhurbaşkanı olunca, Aliye Hanım'a ma*aş bağlatmayı da ihmal etmemiştir, dayanışma tamdır, görüyoruz.

Devamla, Canbolat da büyük bir ihtilalci idi; İstanbul'da pek önem*li vazifeler deruhte eylemişti, Mustafa Kemal Paşa'nın yakını veya pek güvendiği idi, o kadar öyle ki, Paşa, Mütareke'de, memleketi kurtar*mak için Sultan'a gönderdiği istidada, bir yeni meclis-i vükela arz ile kendisinin ve bu arada Canbolat'ın nazır edilmesini yazıyordu. İz*mir'de, suikast gerekçesiyle asıldı; yiğit bir ihtilalciydi ve belleklerden ve bellekleriyle beraber silindiler.

Rauf, sadece 27 Mayıs sonrası, nisbi hürriyet havasında yayınladığı hatıratında, pek kısadır, "en yakın ve mahrem arkadaşları olarak yine Ali Fethi, İsmail Canbulat ve ben vardım" demektedir. Yine Rauf, mahrem refiki Mustafa Kemal'in, 15 Ekim 1918 tarihinde, Padişah'a gönderdiği arizayı da neşretmişti ki şöyledir:" "Muhterem Padişahımı*za olan sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temini selameti itibariy*le arz ederim ki, sadaretin Tevfik Paşa Hazretleri'ne tevcihi ve müşa-ün-ileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir." Rauf, Kemal, İsmail, her gün buluşurduk, diyordu; Canbolat, suikast sırasında Mısır'da bulunuyordu. Asıldı, Rauf, erken davranıp Lon*dra'ya kaçarak kurtuldu; en kişiliksiz olan Fethi Okyar idi, kaldı.

Pek çok yiğit idiler ve hepsi asıldılar.

Tarihlerden kazındılar.

Geriye kalan, masaldır.

Hala yazılmadılar.
İzmir Suikastı senaryosunu, Atatürk kendisi hazırlamışmış!..

Şu sözleri masalımıza almak zorundayım: "Siz açık söylemiyorsunuz. Fakat herkesin kanaati şudur: Mustafa Kemal Paşa'yı, Siz, Lozan'dan aldığınız ilhamlarla bir inkılâba teşvik ediyorsunuz ve bunda, İstiklal Harbi'nde ilk Mustafa Kemal Paşa'yı tutan arkadaşların uzakta kalmalarını ve hatta ezilmelerini istiyorsunuz!" Müthiş bir ön-görüş var, konuşma sanki Atina'da bir trajedi sahnesindedir, "bu arada ben de dâhil olduğum halde mahvımıza kadar yürümek isteyenler görülmektedir" de demektedir. Henüz İstiklal Mahkemeleri, bu bapta, işletilmemişti, mücadelenin başında, askerlikten kaçanlar ve daha doğrusu kurtuluş savaşından yan çizenler için tedvin edilmişti ve bir gün kaçak askerler misli, böyle bir Mahkeme'nin önünde maznun sandalyesinde olacağını düşünmesi imkânsızdır, ama yine de, sanki çok yakında, henüz, "İzmir Suikastı" yokken, idamla yargılanacağını hissetmekte olduğunu duyuyoruz. Müthiş ve Ankara'dayız.

İzmir Suikastı, bir ihtiyaçtır.

İhtiyaç, Engels'in öğrettiği üzre, keşfin anası olmaktadır.
İstiklal Madalyalı-İstiklal Mahkemesi Üyesi-TBMM Üyeleri, M. Kemal'i Liderliğe layık bulmazlarmış!..

Zekai Bey-Adana, Halil İbrahim Bey-Antalya, Rasih Efendi-Antalya, Sırrı Bey-Ergani, Hacı Tahir Bey-Isparta, Hüsrev Sami Bey-Eskişehir, Şevki Bey-İçel, Ali Rıza Efendi-İçel, Atıf Bey-Bayazıt, Osman Nuri Bey-Bursa, Muhittin Baha Bey-Bursa, Necati Bey-Bursa, Veli Bey-Burdur, Hafız Mehmet Hamdi Bey-Biga, Hamit Bey-Biga, Emin Bey-Canik, Hamdi Bey-Canik, İhsan Bey-Cebelibereket, Mazhar Müfit Bey-Hakkâri, Yusuf Bey-Denizli, Mustafa Zeki Bey-Dersim, Hamdi Bey-Diyarbekir, Şevket Bey-Sinop, Refik Şevket Bey-Saruhan, Nebizade Hamdi Bey-Trabzon, Abdülkadir Kemali Bey-Kastamonu, Fikret Bey-Kozan, Refik Bey-Konya, Tevfik Bey-Kangırı, Neşet Bey-Kangırı, Cevdet Bey-Kütahya, Necip Bey-Mardin, Tahsin Bay-Maraş, Ethem Fethi Bey-Menteşe, Dr.Tevfik Rüştü Bey-Menteşe, Hakkı Paşa-Niğde, Bahri Bey-Yozgat.

Aralarından Mustafa Kemal Paşa'yı çıkarıyoruz, Rauf, Kazım, Ali Fuad ve Refet'e gelince, maksimalist olduklarını söyleyemiyoruz; ve Kemal Paşa ile aralarında ciddi bir doktrin farkı da göremiyoruz. Daha tutucu, daha dindar, sultan yanlısı veya halife meraklısı olduklarını da iddia etmek isabetten uzaktır; hepsi aynı tavdadırlar. Tabii, içlerinde, saltanatı veya hilafeti korumak yanlısı görünenler olmuştur, ancak, bu sadece görüntüdedir. Sadece muhalefet programı olarak ileri nülahaza etmemiz yerinde ve isabetlidir. Mesele şurada, esas itibariyle, Kemal Paşa'yı, reis sultan veya halife makamın layık telakki etmemektedirler; mesele budur.
Atatürk, Halife Meraklısı ve Mandacıymış!..

Öyleyse, Mustafa Kemal'in Saray'a damat olma rivayetinin ehem*miyetini kaybettiğini tespit edebiliyoruz. Bu, masalımız yanında, res*mi tarihin sukut ettiği anlamına da gelmektedir.

Paşa, hatıratında şunları ilave ediyordu: "Meğer kendisini, bana, Atatürk göndermiş. Hepimizin aynı düşüncede olduğumuzu göster*mek istemiş. Bana Hayri Efendi'nin geleceğini, ne maksatla gönderdi*ğini bildirmediği halde, ben de, Atatürk'ün gösterdiği tepkiyi göster*miş oldum." Ne olabilir, İsmet Paşa, "bu teklifi şiddetle ve isyan duy*guları ile reddettim" iddiasındadır.

Pratik, bürokratik usullere bağlı, modernist birisi idi; kararları uzun zaman gerektiriyor ve bu mütereddit tabiatlı olduğu manasına da gelebiliyor. Ankara'ya iki kez gelmişti, birinde kalmadı ve belki sa*dece "havayı kokladı", sonra geldi; her ikisinde de hoşamedi ile muka*bele edildi. Demek ki itiraz çekmeyen ve müfid değerlendirilen albay*dı; bütün bu tahlillerin arkasından, ben, Paşa Hazretleri'nin şiddet ve isyan ile reddetmiş olduklarına itibar ediyorum.

Diğer noktaya gelince, resmi edebiyatın bir zaafına dikkat çekmek istiyorum; resmi yazıcılar, Kemal Paşa Hazretleri'nin pek çok kelamı*na, lafzının dışında, bir tefsir getiriyorlar. Bir ölçüde hadis müfessirlerini andırıyorlar; "sınadı", denedi, "teskin etmeye çalıştı", kişiliğini göstermek istemedi veya "aynı düşüncede olduğumuzu göstermek is*tiyordu" misli tefsirler birbirini takip etmektedir. Bu tür iradi tefsirle*rin, tarih yazımında hiçbir değeri yoktur; bunları yan yana getirecek olursak, sözüne hiç güvenilmemesi gereken bir Mustafa Kemal ile kar*şılaşıyoruz. Bunu, bir haksızlık ve yanlış yol sayıyorum.

General Harbord, Sivas Kongresi'nin oy birliğiyle Amerikan Man*dası kararı aldığı ve bunu bildirdiği görüşündedir. Harbord'un maruf raporunda, Mustafa Kemal'in şu sözleri de yer almaktadır: "After ali our experience we are sure that America is the only country able to help us. We gurantee no new Turkish violences against the Armenians wül take place". Bu sözlerin de, Amerikan Mandası'na kuvvatlı bir da*vet olarak değerlendirilmesini yerinde telakki etmek icap ediyor. Washington'da, Sivas Kongresi'nin Amerikan Mandası talep ettiğine mutlak itimat ediliyordu; resmi tarih, ne de olsa, fazla resmi'dir." (Sh:103)
Sivas Kongresi, Amerikan Mandasının tartışıldığı ve karara bağ*landığı meclis idi, ateşin taraftarları biliniyor ve biliyoruz. Amma velakin, kararlı muhalifleri olmadığını da söylemek durumundayız, var çok az idiler ve ağırlıktan mahrumdular. Bu arada, "Türkiye'de Ameri*kan Mandası Meselesi" mevzulu bir monografi yazmış olan Doktor Mine Erol, "ancak Mustafa Kemal Paşa niçin Amerikan mandası le*hinde konuşanlara, söz alarak, açık ve kesin bir cevap vermedi" soru*sunu da vaz etmektedir. Sivas'ta Kemal Paşa Hazretleri'nin mandaya mugayyir bir kelamı olmadığı kesindir/Dolayısıyla Kemal Paşa Hazretleri'nin, kimseyi ve bu arada Halide Edip Hanım'ı "manda" ile it*ham etmesini hakşinas göremiyoruz. Masalımızda hakşinas olmak esas'tır; ne de olsa, masal anlatıyoruz.

M. Kemal, Şatafatı Seven, Saraya Damat Olmaya Heveslenen Bir Kumandanmış!..

Burada da, Kemal Paşa Hazretleri'nin, Şeyhülislam Hayri Efendi'ye, "önce İsmet Paşa'yı ikna edin" dediğini ileri sürecekler, bu kelamı bu yolda tefsir edecekler de çıkabilir; bu son derece çıkmaz bir yoldur. Bırakıyoruz.

Demek ki masal anlatmak, tarih yazmaktan daha ciddi bir mesai olmak icap etmektedir. Bu öncelikle masal kahramanlarını, yaşadıkları zamanda ve masal aktörlerinin gözleriyle görmeyi mecburi kılıyor; bu ise iptida, bir Mustafa Kemal kültü olmadığı manasındadır. Demek ki, maksimalist-minimalist savaşının sonundan evvel, Mustafa Kemal, henüz kabul edilen bir lider olmaktan çok uzaktı. Mücadelenin başında Mustafa Kemal'i, 1927 tarihli Nutuk'da, Mustafa Kemal'in kendisini resmettiği üzere seyredemeyiz. En fazla primus inter pares sayabiliriz; amma, bu da bir hipotez olmalıdır. Masalımızda bunun da gerisinde kalabiliriz.

Amma ve lakin Mustafa Kemal'in kendisini asla böyle görmediği mutlaktır; şatafatı seviyor ve damat olmayı hep istiyordu. Öyle istidlal eyliyoruz, bu da bir mertebe olmakla, taliplerinin çok olduğunu da tespit edebiliyoruz.
Musul'u Hediye Eden ve Muhalefetlerini Sindiren Adammış!..

Yıl 1923, Musul'un milli hudutlar içinde telakkii mutlaktır ve amma hediye ameliyesi başlamıştır. Bunun için Musul'un mukadderatını talik etmek bir yol görünmektedir. Hulasaten, "hediye., hediye.." diye diye hediye edilmektedir. Buradayız ve yaşıyoruz.

Hüseyin Avni'nin, Erzurum Mebusu, ateşin hitabeti, çok açıktır; "kendi kendimizi aldatamayız efendiler" diyordu. Devamında şunlar var: "Musul bir sene intizarda bulunacak. Bu ne demektir, efendiler? Bu milletle istihzadır. İngilizlerden Mısır'ı aldınız mı, Kıbrıs'ı aldınız mı efendiler? Musul'u bugün sana vermeyen ne için yarın versin?" Demek ki, Lozan'da Musul Meselesi'ni tehire razı olmanın, İngilizlere "hediye" demek olduğunu teşhis edenler vardı; Ankara'da idiler ve seslerini yükselttiler.

Ne yapmalı; Hüseyin Avni, bu soru aklına gelince, Kemal Paşa Haz-retleri'ne dönmüştü, Meclis'tedir ve hitabetim sürdürmektedir: "Başkumandan Paşa'ya söylüyorum ki, Paşa, ordunun başına otur, başka işin yoktur. Mukaddes tanıdığın işi ben de tanıyorum, ben de seninle çömez olarak çalışayım. Fakat başkumandanlık vazifesini ifa et ve hudutlara bayrağını rekzet, bayrağını, süngünü gırtlağa daya." Ordunun başına geç, bayrağı dik; "başka işin yoktur", söyleneni tekraren okumuş oluyorum. Hüseyin Avni'nin, senin vazifen cenk yapmaktır, diyen bir hali var.

Mebusların, büyük kırımdan önceki hitap şekli son derece şayan-ı dikkattir, hiçbir yüceltme veya tapınmaya rastlamıyoruz. Bu hitabetten ise, Hüseyin Avni'nin bir maksimalist olduğunu anlıyoruz; maslup olmamıştır, fakat, Rıza Nur, Nur Tarihi'nde, "her vesilede Mustafa Kemal, Kara Vasıf. Hüseyin Avni ve Çolak Selahaddin'i ve hatta Erzurum mensubu Necati'yi hapse sokuyordu" notunu düşmektedir: Hüseyin Avni'nin Mustafa Kemal'i önemsediği açıktı, Paşa'nın milletvekili seçilmesini önlemek isteyenlerin karşısında yer almıştı; fakat maksimalisttir. Kaybolması iktiza edenler meyanındadır. Asılmadı, silindi.
Musul'u Hediye Etmeye Bahane Üretmek Üzere Şeyh Saidi Hareketini Atatürk mü Tezgâhlamış!?

Ben yıldırmayı anlayabiliyorum, peki, yine de, neden bu kadar adam astılar? Daha az asarak aynı miktar yıldıramazlar mıydı, ellerinde asılan adam sayısı ile yılma endeksi arasında bir eğri olması gerektiğini düşünüyorum, demek yoktur. Olsaydı, daha bilimsel olurdu, diyoruz.

Cumhuriyet'i mi kuruyorlar; her soru, bir cevaptır.

Bir on yılda, 1915-1925, yabancı dilde çıkan kitaplara bakıyorum; hepsi, "İşte Türklerin Adaleti" lejandı ile çoğu, Harbiye Nezareti önündeki, şimdi İstanbul Üniversitesi ve Bayazid Meydanı, darağaçlarının fotoğraflarını basıyorlar. Yan yana yan yana, insanlar sallanıyorlar; masluplar, Mahmut Şevket Paşa suikastı davasından idama mahkum olanlardır. Tadat etmedim, amma, Mustafa Kemal Paşa suikastı nedeniyle asılanlardan çok azlar.

Ama orada ölü var, bombalar patlamıştı ve Hareket Ordusu Komutanı ve Başbakan Mahmut Şevket öldürülmüştü. İzmir'de bir balon bile patlamamıştı ve belki de sadece bir balon patladı, ortada bir suikast yok ve teşebbüs hali vardı. En çok konuşan Ziya Hurşid'in de kendisine bir-iki yıl ceza verileceği vaadi ile konuşmaya ikna edilmiş olduğunu düşünebiliyoruz. Doğru, neden, birkaç yıl ceza ile yetinmediler ve bu kadar büyüttüler; her halde cevap buradadır.

Her halde Cumhuriyet'in kuruluşundan evvele rastlıyordu. Genç bir cumhuriyetin bu denli hesapsız ve acımasız olmasını ihtimal veremiyorum. Mutlak zordalar ve zor ile hareket ettiler.

Peki, neden Takrir-i Sükûn nizamı ve Kürt İsyanı ile birleştirdiler ve peki neden, Musul'un hediye edilmesine tam bu aşın belirlenme anında karar verdiler; hepsi sorudurlar ve hepsi cevap'tır. Bizim masalımızda suikast avuçta çözülebilirdi ve Kürt İsyanı, her halde talik edilebilirdi. Önlenebilirdi, demek istemiyorum ve hâlbuki denebilirdi; muhtemel bir isyanın ertelenmesi mümkündü, yapılmamıştır. Burada, bir hediye meselesi ve temelinde de, pek minimalist bir muamele teşhis edebiliyoruz.

Masal mı; Kürt İsyanı'nın neden çıktığı konusunda, Ermeni asıllı Sovyet tarihçi Gasranyan, bizi, pek güzel aydınlatıyor ve şunları yazıyor "Vosstanie Şeyha Saida v ızvestnoy mere uckorilo reşenie mo-sul'kogo voprosa." Anlıyoruz, Şeyh Said İsyanı, Musul Meselesinin karara bağlanmasını hızlandırdı ve böylece, granıtsı mejdu Tursiey i podmandatmm Irakom, Türkiye ile Manda altında Irak arasında sınır çiziliyordu. Güzel, ancak zaman zaman resmi müverrihlerin iddialarının aksine, İsyan'ın başlamasında hiçbir İngiliz parmağı yakalamıyoruz. Bulabildiklerimiz, Londra'nın böyle bir isyandan çok kaygılandığıdır; Londra, zayıf Türkiye'de bu isyanın Musul'a yayılmasından ve iki tarafın birleşmesinden ürküyordu. Bu durumda, önleyememek, ertelememek ve hatta tahrik etmek şıklarında bir mesuliyet varsa, Türkiye'nin omuzlarına binmektedir.
Peki bu hediye kararı kaç tarihlidir; bilemeyiz, zaman içine yayıldığını düşünebiliyorum. Amma yine de elimizde bir vesika var; Kazım, İsmet'i ziyaret etmişti ve İsmet hastaydı, iplerin kopmakta olduğu zamandadır ve Kazım, tarih düşüp, 30 Nisan 1924 demekteydi. "İsmet Paşa, biraz sukuttan sonra, bambaşka bir zemine geçti", Kazım Paşa'nın haberi budur ve bu habere göre, ateşli hasta İsmet-Paşa Hazretleri, "Kazım, Musul boş! Şunu işgal ediverse!" deyiverdi. Bu hayli mühim muhavere oldu; Kazım Paşa Hazretleri'nin, İsmet Paşa Hazretleri'ne cevabı ise çok acıklıdır, "bu hareket, İngilizlere karşı 'ilansız bir harp' olur" diyordu ve böylece, bu sözün, seksen yıl sonra, "peşmergeler ile savaş Amerika ile savaştır" şeklinde tekerrür etmesine şahadet edebiliyoruz. Kazım Paşa'yı "minimalist" kategoriye dere etmekle masalımız kendi içinde ahenkli kalmaktadır.

Paşa, bu mülahazalarında samimi mi idi, bu masalda samimiyet meselesi çok arka perdededir; bunu Kemal Paşa'nın bir manevrası olarak tahlil ettiğini anlıyoruz. İngilizler aynı, artık Musul'da bir başarı ihtimali göremiyor; İsmet Bey'e, "Mustafa Kemal Paşa'ya da söyledim" demekle, dediğini, "siz Musul'u, hilafeti lağvde acele etmeyerek her hangi bir şekilde almaya belki muvaffak olurdunuz", bize de nakletmektedir. Atılan adımların, Musul'u hediye istikametinde geliştiğini iddia eyliyor ki, masalımızla ahenk kurmaktadır.

İsmet'e Övgü Atatürk'e Sövgü

Atatürk Cumhurbaşkanlığı döneminde sadece kızlarla uğraşırmış!

Kemalist tarihçiler, Kemal Paşa'nın doğduğu andan itibaren kurtuluş mücadelesine kararlı olduğu konusunda yemin ediyorlar, doğru olması da muhtemeldir. Ancak Mustafa Kemal'i bir on dokuzuncu yüz yıl paşası olarak düşünürsek, bu türde, kuvvet görünce isyan refleksi var; kuvvet toplamaya eğilimlidirler. Bu da kurtuluş savaşındaki rolünü jüstifiye etmek için yeterli görünüyor; buradan devam ediyorum.
Kemal Paşa Hazretleri'nin Musul için Fevzi Paşa Hazretleri'ni de tahrik ettikleri anlaşılmaktadır, amma, "Musul uğruna kazandığımız istiklalimiz de tehlikeye düşer" düsturu, formülasyon Kazım'a aittir, minimalistlere hâkim olmuş durumdadır."
Price'ın anlattıkları arasında başka masallar da var. 1938 yılındaki cenazede bulunmuş, Atatürk'ü yakınen tanımış ve araştırmış, Gazi'nin Otuzlu yıllarda önemli hiçbir işle uğraşmadığı ve hep manevi kızlarıyla vakit geçirdiğini haber veriyor. Manevi kızlar ise Paris'ten giyiniyorlar ve Paşa Hazretleri bunlarla oynamayı seviyor; bir Ankara akşamı yüzme havuzunun başında eğlenirlerken birden bire iki manevi kızına öylece havuza atlamalarını emrediyor, kızlar güzel roplarıyla havuza dalıveriyorlar, neşeli oldukları rivayet edilmektedir. Aynı gece Paşa Hazretleri, birden bire kızların annesine de aynı emri veriyor; anne de havuza dalmakta tereddüt göstermiyor, ancak yüzme bilmediği için bir miktar sorun yaşandığı da kayıtlarda var.

Bir tek İsmet Paşa Hazretleri bu eğlencelerin dışında kalabilmektedir. Mevhibe Hanımı da, mümkün olan ölçüde uzak tutmaya çalışıyor; Kemal Paşa çok ısrarcıdır, bu sahnelerdeki davranışlarını göz önüne getirdiğimde, İsmet Paşa ile Kont Karenin arasında bir akrabalık tespit eletebiliyorum. Ciddi, hürmetkâr ve buz soğukluğundadır; izin isteyerek işine dönmektedir." (Sh:199)
Atatürk Komünistleri Cezalandırdığı ve Mason Localarını kapattığı İçin mi kara listeye alınmış?

Şark İstiklal Mahkemesi'nde mevkuf maruf sermuharrirlerin de özel dertleri var. Mevkuflar ama her akşam Ahmet Bey'in konağında, İstiklal Mahkemesi azalan ile içki sofrası kuruyorlar; bu hiç şüphe yok, dert sayılmıyor, alışkanlıkları var. Divan Reisi Mazhar Müfid idi, daha sonra "Kansu" soyadını aldılar, her sabah Divan'a gitmeden önce tevkifhaneye uğrayıp İstanbul'un tanınmış gazetecileriyle sohbeti ihmal etmiyor; Ahmet Emin Yalman, sohbetin mevzuunun hiç değişmemesinden yakınıyordu. Mazhar Müfid, her gün bir dilber ile macera yaşıyor, çoğu gayri müslim ve hepsi nefisler, daima Mazhar Müfid'e mukavemet ediyorlar, Mazhar Müfid peşlerini bırakmıyor, reddedilmeyi cilve sayıyor, bir şövalye'dir ve sürekli taarruz ediyor, çözülüyorlar, zaten Divan Reisi Müfid'e dayanmak zordur, her defasında fethi tamamlıyor, zafer Müfid'tedir. Yalman, "doğrusunu isterseniz, İstiklal Mahkemesi'nde uğradığımız en ağır ceza, bu bitmez tükenmez aşk hikâyelerini dinlemek ve inanır görünmekti" diye yazıyordu. Her halde en dikkatle ve hayranlıkla dinlemiş olan Ahmet Emin'dir, çünkü tek Ahmet Emin salıverildi; bu sayede, Ahmet Emin'in Vatan'ı, beş ay, İstanbul'da tek gazete oldu. Masal ya, bugüne benziyor. Bugün mü, bütün gazeteler bir ve aynıdır; "tek'tirler" demek istiyorum.

Sabiha ise İstiklal Mahkemesi'nde maznun Zekeriya Sertel'den aldığı telgrafa pek şaşırmış görünüyordu; telgrafta, "müjde! Üç sene Sinop'ta kalebentliğe mahkûm oldum" yazıyordu. Sinop Cezaevi, deniz "seviyesinin altındaydı, hep rutubetli, Sabahattin Ali, şarkılarla meşhur olan şiiri ile unutulmaz yapmıştı; "kalebent", kale'ye bağlı, kale esiri, anlamlarına sahiptir, kalenin içinde hür'düler ve Zekeriya Sertel, üç yıl için bayram yapıyordu
Birde hipodrom Vaka-ı var, Mustafa kemal paşa hazretleri cumhurbaşkanı ve Celal Bey başbakandı, ama İsmet Paşa'yı tribünlerde gören halk, "bizi neden bırakıp, gittin" mealinde nümayiş yapmıştı, görülmemiş bir iştir. Bu nümayişten Kemal Paşa'nın çok rahatsız olduğuna dair rivayetlere sahibiz. Bir de, bu nümayişi, İsmet Paşa'nın "adamı" Ankara Valisi Tandoğan'ın tertiplediği iddiası var, manasını daraltmak istiyorlar. Güzel ama sonra, Tandoğan neden işten atılmadı; demek ki ipler İsmet Paşa'nın elindeydi. Doğru, masalımız da bu imadadır. Ol tarihte zor, İsmet Bey'lidir ve bir dahi teşhis eyliyoruz.

Peki, otuzlu yılların başındaki Serbest Fırka'nın kuruluşunu ne ile açıklayacağız; önümüzde sadece "demokrasi" denemesi var. Buna ise iki itiraz serd edebiliriz; birincisi, gerçek tarihte "deneme" olmayacağıdır. Deneme veya deney'in laboratuarda olduğunu biliyoruz ve kaldı ki, çok acımasız olduğu kabul edilmedikçe, bir liderin en yakınlarını kobay olarak kullanmasını düşünemiyoruz. Mustafa Kemal Bey'in kadim refiki Ali Fethi, hemşireleri Makbule, Ayıcı Arif telef edildiğine göre geriye kalan en mutemeti Nuri'nin Serbest Fırka'ya iltihakları, "deney" hipotezini nakz etmektedir. Bunu, olsa olsa, "ben de oradayım" yollu telakki eyleyebiliriz; güç yatırılmaktadır. Ve en mühimi yatırılan güç yetmemiştir, sonunda bunların ne hale geldiklerini hatırlayabiliyoruz; her halde bir masal üslubunda attan düştüklerini idrak edebiliyoruz.

İsmet Gerçek Güç Sahibi, Atatürk ise Gölgesi konumundaymış!..

Ne demeli; her halde, Kemal Paşa, altın çağın otuzlu yıllarının, başında, iktidarı, İsmet Paşa'dan almaya çalışıyordu; egemenler, aralarındaki kavgayı kendi aralarında çözemedikleri zaman, halka başvuruyorlar. Çok zaman da başvurduklarına pişman oluyorlar; İzmir nümayişlerinin tahlili kolay olmasa bile, halkın cumhuriyetten hoşnut olmadığı değerlendirmesi yapılmıştı. Kemal Paşa Hazretleri'nin, yıkılmadıkça, iktidarı İsmet Bey'den koparmanın imkânsızlığını idrak eylediği günlerdi; bir kabul var.

Kılıç Ali mi, Atatürk'ün Kılıcı demek yerindedir, İstiklal Mahkemesi'nin savcısı olarak kaç kişinin idamını istedi, sadece bu sorunun cevabını bilemeyeceğimizi biliyoruz. Atatürk'ün zaman zaman sesi ve zaman zaman gözü idi; bir dönem yalnıza "kılıç" oldu, anılarının bir yerine, Serbest Fırka'nın kuruluşunu anlatırken, "meydanın boş kalması, bu boş meydanda İsmet Paşa'nın istediği gibi at koşturması Atatürk'ü rahatsız ediyordu'' haberini sıkıştırması çok tuhaftır. Ancak bir masal çerçevesinde okunabileceğini biliyorum.

Masal mı, Kılıç Ali'ninkine bakarsak, hakim-i mutlak olan İsmet Bey'di. Hatıratı, ezbere değil de benim tertip ettiğim masala göre okunacak olursa gerçekten inanılmaz ve bu nedenle de masal'dır; Topçu İhsan, İttihat ve Terakki döneminde de önemliydi, katib-i mesul olmuştu, Kurtuluş Mücadelesi'ne erken katıldı, Topçu İhsan olarak maruftu, İstiklal Mahkemesi'nde reis olacak kadar mutemet bir kimseydi. Bahriye Vekili dahi idi ve sonunda, Yüce Divan'a gönderilen ilk bakan unvanını da kazandı. Mustafa Kemal'in yakınıydı, ama "yavuz-havuz" davasında mahkûm olup hapis yattı; yattıktan sonra da Kemal Paşaya "ellerinden öperim" misilli hürmet yolluyordu. Peki, neden mahkûm oldu, Kılıç Ali'ye göre, Kemal Paşa Hazretleri, Topçu İhsan'ın masumiyetinden hiç şüphe etmiyordu, ama İsmet Paşa ya da hiç gücü yetmiyordu. Bu masalda güçsüz olan Kemal Paşa'dır. Kılıç Ali, bunu "İhsancığım" diye söze başlayıp, "İsmet Paşa'nın, 'ya o, ya ben', diye ısrarı karşısında Atatürk, onu atıp seni iktidara getiremezdi" cümlesiyle açıklamıştı. İsmet Paşa, Kemal Paşa'nın çevresinden denizcilik bakanı İhsan'ı önce Divan'a ve sonra da kodese havale ederek iktidarın ellerinde olduğunu göstermek istemişti. Korkuttuğu ve gösterdiği kesindir; iktidar oyunu, eninde-sonunda bir korkutma sanatı'dır, bir daha temaşe ediyoruz." (Sh:59)

Yalçın Küçük; M. Kemal'i Tanrılaştıranların Avram Galanti Gibi Yahudiler olduğunu niye saklamış?

Minimaller varsa Tanrı'ya ihtiyaç da vardır.

Bu öldürme yoludur; bir insanı öldürmek mi istiyorsunuz, "Tanrı" yapınız, böyle diyoruz. 1925/1926 takvimindeyiz, çok insan kırıldı, "Tanrı" icat mevsimindeyiz.

Aydınlık'tan mı korkuyorsunuz, "Mesih" bulunuz; bunu da mükâleme eyliyoruz. Mesih'in ışığı hayli kuvvetlidir, gözü öyle alır ki, artık gö*remezsiniz; bunu da ilave ediyoruz. Obscurantisme başlar ve neden-sonuç ilişkisi ortadan kalkıyor; Mesih, bunun için iniyor. Aslında ışık ya da "nur" öylesine kuvvatlı ki, iniyor mu çıkıyor mu, buna da karar veremiyoruz.

Mesih, karar verememe hali'dir.

Başkaları veriyorlar, judaik ilm ve hurufiye bu konuda hayli vazıh*tır; hurufatın rakamları var. Mustafa, 199 ve Kemal, 91 ve elgazi, 1049; yekûn, 1339 olmaktadır. Mükemmel, Gazi Mustafa Kemal,